Açlık Ordusu Yürüyor

Nazım'a

Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeğe doymak için
ete doymak için
kitaba doymak için
hürriyete doymak için.

Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
yürüyor ayakları kan içinde.

Açlık ordusu yürüyor
adımları gök gürültüsü
türküleri ateşten
bayrağında umut
umutların umudu bayrağında.

Açlık ordusu yürüyor
şehirleri omuzlarında taşıyıp
daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
fabrika bacalarını
paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.

Açlık ordusu yürüyor
ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.

Açlık ordusu yürüyor
yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
yürüyor ayakları kan içinde.

9 Ağustos 1962

limitsiz cinsel yaşam algısı

pornografidir bu algı.

oldukça tehlikeli olmakla beraber, kişisel tedavi sonuçlarının iyi izlenmesi gereklidir. popüler kültür algısıyla, aç bir kurt gibidir pornografi.

cinselliğin metalaştırılıp, kapital kazanç elde edilmesidir. popüler kültürün metası olan pornografi, insanların isteklerini sömürüp, sağlıksız cinsel gelişimlerinin kullanılması ile güçlenmektedir. kişinin yanlış / sağlıksız cinsel gelişimi ile büyümesi engellenemeyen bir kanser hücresidir.

oldukça geniş bir alana yayılmıştır. değişen standart toplum yapısının, idame alanı olan sanal dünyanın neredeyse dörtte üçünü kaplamıştır.bu bağlamda sermayedarlarını bir limitsizliğe götürür. bu sınır tanımayan yapı ile net bir kullanım metası yoktur.

böylelikle, nesnel olarakta sınır tanımaz. nesnel dayanağı olmadığından da pornografi önüne gelen herşeyi kullanır. yine bundaki en büyük etken ise, insanın sağlıksız gelişimi ile bir türlü bastıramadığı sapkınlıklarıdır(!)

Monolog(!)

haydi, güle güle...
oh yalnızım nihayet!
ah nasıl bir uşak,
ne aşağılık bir köleyim ben!

utanmalı değil miyim şu oyuncudan ki,
sadece bir oyunda,
bir acının gölgesinde yalnız,
düşüncesinin avucuna alıyor yüreğini,
allak bullak oluyor yüzü gözü bu etkiden,
gözyaşları içinde geçiyor kendinden,
hıçkıran sesi,
soluğu ve her haliyle
emrine giriyor kafasındakinin.
bir hiç uğruna
hem de bütün bunlar!

Hamlet.

Yaşar Kemal

Yaşar Kemal 1923' te Osmaniye' nin Hemite bugün kü isimiyle Gökçedam köyünde doğdu. Komşu Burhanlı köyünde başladığı ilköğrenimini, Kadirli' de tamamladı. Adana' da ortaokula devam ederken, bir yandan da çır çır fabrikalarında çalıştı. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra, ırgat katipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 194O' lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu. 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943' te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlafı yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946' da gittiği İstanbul' da Fransızlara ait Havagazı Şirketi' nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948' de Kadirli' ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950' de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951' de salıverildikten sonra İstanbul' a gitti.1951 - 63 arasında Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bir arada 1952' de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak' ı, 1955' te kendisine büyük bir ün kazandıran ilk romanı İnce Memed' i yayımladı. 1962' de girdiği Türkiye İşçi Partisi' nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967' de haftalık siyasi dergi Ant'ın kurucuları arasında yer aldı. 1973' te Türkiye Yazarlar Sendikası' nın kuruluşuna katıldı ve 1974 - 75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988' de kurulan PEN Yazarlar Derneği' nin ilk başkanı oldu. 1995' te Der Spiegel' de yayımlanan bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi' nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl Index on Censorship' te yayımlanan "Türkiye'nin Üstündeki Karabulut" başlıklı yazısı dolayısıyla 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi, cezası ertelendi.

Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil, dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal 1973' ten bu yana Nobel Edebiyat Ödülü adayıdır. Yapıtları kırka yakın dile çevrilen Yaşar Kemal, Türkiye' de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra, yurt dışında aralannda:

Uluslararası Cino del Duca Ödülü (1982),
Legion d'Honneur nişanı Commandeur payesi (1984),
Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı (1993),
Premi Internacional Catalunya (1996),
Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Odülü'nün (1997) de bulunduğu 19 ödüle layık görüldü.

Kısacası Yaşar Kemal: Sözü kırkiki eksenli edip, 84 parçaya bölen bir usta betimleme tanrısıdır. Kuşaklar boyunca bu özelliği hiç unutlmayacaktır. Okurken işledikleri -bende özellikle Deniz Küstü romanında byağı etkisi olmuştur- sizi sizden alcaktır...

Semele, Dionysos, Pentheus…

Semele, Zeus ile birleşir ve ondan Dionysos’ u doğurur. Semele seviştiği tanrısının gücüne inanmayıp onu tüm araç ve gereçleriyle görmek isteyince Zeus tarafından yıldırımla öldürülür.

Semele’ nin karnındaki yedi aylık çocuğu Zeus alıp baldırına koyar. Athena’ nın Zeus’ un kafasından doğması gibi bir diğer anlatı daha vardır, anımsanacağı gibi. Bu iki doğum arasında şu ayrım okunmaktadır: Hellenlerin baş tanrısı Zeus’ tur, dışardan gelen bir tanrısal varlığı ne yapıp edip onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış gibi göstermek gerekmektedir. Söylencenin çıktığı yer de çok önemlidir: Boitoia, Hellas’ ın en gerici ve tutucu bölgesidir. Burada biraz Dionysos hakkında bilgi verelim. Zeus gibi o da bir dağda doğmuştur -tanrı dağda otururu anımsayınız-. Dionysos’ un doğduğu dağ olarak gösterilen birçok dağ vardır. Bu dağlar Makedonya’ dan Arabistan’ a dek yayılan bir coğrafyadadır.

Dionysos doğayla karışan, doğayı simgeleyen bir tasar olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle çok adlı Dionysos tanrının adlarının çokluğu (Dionysos, Bakkhos, Bromios, Euhios, İakkhos, İobakkhos) ardında ya da kaynağında insan düşüncesiyle ya da mantığıyla kurulmuş kavramsal bir sözcük aramak boşunadır.

İnsanlar, Dionysos coşkusuyla şarap içerek yasal düzenlemelerin baskılarından kurtuldukları içindir ki Dionysos’ a Hellence “özgür, özgürlük veren” önadı takılmıştır. Dionysos tanrı her ne kadar Semele’ den doğmuş gösterilse de aslı Lydia / Phrygya’ dan gelmektedir. Euripides’ in Bakkhalar’ ında “Vatanım Lydia’ dır der”. Ayrıca bu tasarın simgeleri arasında davul, dümbelek, def ve flüt Asya (Eskiden Anadolu’ ya Asya dendiğini, sonra tüm anakaranın bu adı aldığını, Anadolu’ ya ise “Küçük Asya”, “Asia Minör” dendiğini anımsayınız. Asya, yani Asia ise Okeanos ile Tethys’ in sayısız kızlarından biridir.) denilen bölgenin törelerindendir Hitit taş kabartmalarında davulun çok yaygın olarak kullanıldığını görürüz. Dionysos cümbüşleriyle Kybele’ ninkiler arasında bir koşutluk göze çarpmaktadır. Bu dinlerin / tapınmaların özünde bulunan coşkunun, kendinden geçmenin oluşturulmasının aynı araç ve gereçlere başvurularak gerçekleştirildiği görülmektedir. Dionysos tanrı bir doğa tanrısıdır, topraktan fışkıran bitkileri ve bu bitkiler arasında insanı etkileyenleri, yaşamına yön verenleri simgeler. Kybele gibi tanrılarla birlikte doğayı en belirgin biçimde yansıtan dağlarda / ormanlarda, buralarda bulunan tüm yabanıl varlıklarla bir arada yaşar gösterilir. Hatta Osiris, Attis, Adonis gibi doğanın süremsel döngüsü tasarlarını kişiliğinde simgeler. Gerçekte onun en büyük gücü insanla doğa arasındaki ilişkide, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücüdür. Dionysos tanrı bu güce ulaşmanın yolunun, şarap ve esrimekle olabileceğini söyler. Asma kütüğü, buğdaydan sonra uygarlığın ikinci aşaması olarak kabul edilir ve insanoğlunun yaratıcılığın kökeninde bulunan değiştirme gücüne “Asma Kütüğü” yani şarabı bulduktan sonra ulaştığı söylenmektedir.

Pentheus‘ un yasaklamak istediği bu dindir.

Pentheus “kaba aklı” simgelemektedir ve Bakkhaların şenliklerde yaptıkları çılgınlıkları bir ayıp, törelere ve etiğe karşı işlenmiş suç saymaktadır.

Bazen


...yıldızları süpürürsün,
farkında olmadan
güneş kucağındadır,
bilemezsin.
bir çocuk gözlerine bakar,
arkan dönüktür.
ciğerinde kuruludur orkestra,
duymazsın.
koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,
anlamazsın.
uçar gider,
koşsan da tutamazsın

W. Shakespeare

Aşk Üzerine

Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.


Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır.

Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.

Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya...

İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.

Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış.

Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.

O miseri! quorum guadia crimen habent.

Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.

Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor?

Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine?

Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala.

Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor.

Montaigne