<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673</id><updated>2011-11-27T15:22:23.239-08:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Albert Camus'/><category term='Sosyoloji'/><category term='Konu Dışı'/><category term='Hikaye'/><category term='Kitap'/><category term='Deneme'/><category term='Sözcük'/><category term='Şiir'/><category term='Anekdot'/><category term='Öykü'/><category term='Ustalardan'/><category term='Sinema'/><category term='Tanım'/><category term='Resim'/><category term='Edebiyat'/><category term='Evrim'/><category term='Biyografi'/><category term='Psikoloji'/><category term='Mizah'/><category term='Tespit'/><category term='Felsefe'/><category term='İndir'/><category term='Mitoloji'/><category term='Haber'/><category term='Sanat'/><category term='Günce'/><category term='Anti - Popüler Politika'/><category term='Fotoğraf'/><title type='text'>Dipte Kalan Sesler</title><subtitle type='html'>Geliyormusunuz bizim kuyumuza...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>89</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4013304993341571345</id><published>2010-06-30T00:19:00.000-07:00</published><updated>2010-06-30T00:19:11.211-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mizah'/><title type='text'>Kara Tenli Afrika'nın İsyanını Duymayalara</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.vuvuzela-time.co.uk/http://dipkultur.blogspot.com"&gt;&lt;span style="font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; font-size: large;"&gt;&lt;b&gt;Dip Kültür&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4013304993341571345?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4013304993341571345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4013304993341571345' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4013304993341571345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4013304993341571345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2010/06/kara-tenli-afrikann-isyann-duymayalara.html' title='Kara Tenli Afrika&apos;nın İsyanını Duymayalara'/><author><name>Zgür</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1043689332395093184</id><published>2010-06-23T15:12:00.000-07:00</published><updated>2010-06-23T15:12:02.791-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Moment (An)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;war is bullshit. you knows but you dont seen it.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;embed allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=296754235845825374&amp;amp;hl=tr&amp;amp;fs=true" style="height: 326px; width: 400px;" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1043689332395093184?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1043689332395093184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1043689332395093184' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1043689332395093184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1043689332395093184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2010/06/moment.html' title='Moment (An)'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8898624677206968416</id><published>2010-06-04T06:19:00.000-07:00</published><updated>2010-06-04T06:19:23.605-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Aşk Tanrıçası İnanna Ve Kutsal Evlenme Öyküsü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna, toplumun süsü, Sümer'in neşesidir. Ay Tanrısı Nanna'nın kızıdır. Akad'larda İştar, Musevilerde Astarte, Yunanda Afrodit, Roma'da Venüs adını taşıyarak yüzyıllar boyu çeşitli toplumların efsanelerinde yaşamıştır. Venüs yıldızını temsil etmektedir. İnanna'yı Sümerliler yarattı. Kadınlarda izledikleri, görmek istedikleri bütün nitelikleri, onun şahsında toplamışlar, onu yüceltmiş, ona tapmış ve hakkında yığınlarla şiir, hikâye ya¬zarak ölümsüzleştirmişlerdir. O, güzelliğin, şuhluğun, çekiciliğin, şefkatin, hırsın, kavganın, önderliğin, kurnazlığın ve en önemlisi bereketin ve çoğalmanın sembolü olmuştur. Öykülerinde Kabil ile Kain'in tartışmasını, Leyla ile Mecnun'un sevişmesini, çobanların erişilmesi güç aşklarını, kadının fettanlığını, insafsızlığını, erkeğin hayranlığını, umursamazlığını, kardeş sevgisinin en yücesini görüyoruz. İnanna göğe, yere egemendi. Tanrıların en üstünü Enlil'e is-tediğini yaptırmayı, en akıllısı Enki'yi aldatmayı başarmıştır. Aşkı ve seksiyle, insanlara, doğaya yenilenme, çoğalma gücü vermiş, adına yapılan tapınaklarda, onun yerine seks görevi yapmak için Sümer'in en saygın kadınları yarışmışlardı. Sümer şairlerine, ozanlarına bitmez, tükenmez bir ilham kaynağı olmuş, onun için yazılan öyküler, çiviyazısıyla ölmez kilden tabletler üzerine yazılarak zamanımıza kadar ulaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hikâyelerden en önemlisi ve yaygın olanı, İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi'nin, ülkeye bereket sağlayan evlenmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümer'de bereket kültü nasıl ve niçin doğmuştu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sümer ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştu. Ürünler ne kadar bol olursa halkın zenginliği ve rahatı o kadar çok olacaktı. Ürünlerin bolluğu toprağın ve dölyatağının ve¬rimli olmasına bağlıydı. Bu da cinsel istek ve güç ile olabilecekti. Sümerliler cinsel güce "kalbin suyu" demişlerdi. MÖ 3000 yıllarında, Sümer düşünür ve din bilimcileri, Sümer'in önde gelen şehirlerinden Uruk'un baştanrıçası olarak kabul ettikleri sevgi kaynağı, çekici ve fettan İnanna'yı kralları ile evlendirirlerse, onların verimlilik gücünün ülkelerine bolluk ve bereket getireceğini düşünmüşlerdir. Bunun için Sümer kral lis-tesine göre, Uruk'un dördüncü kralı Dumuzi'yi Çoban Tanrısı ya¬parak Tanrıça İnana ile evlenmek üzere seçmişlerdir. Bundan sonra Sümer'in şair ve ozanları bu konuyu, bazıları açık saçık olan yüzlerce satırlık şiirlerle anlatarak, çalgılar eşliğinde söyleterek dinlerinin önemli bir töresi haline getirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal evlenme öyküsü aşağıdaki bölümlerden oluşuyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Tanrıça'nın Dumuzi'yi koca olarak seçmesi.&lt;br /&gt;2) Evlenmeleri.&lt;br /&gt;3) Tanrıça'nın yeraltına gitmesi.&lt;br /&gt;4) Tanrıça'nın yeraltından kurtulup yerine kocası Dumuzi'yi göndermesi.&lt;br /&gt;5) Kocasını baştan çıkaran kızın öldürülmesi.&lt;br /&gt;6) Dumuzi'nin yeraltından kaçması.&lt;br /&gt;7) Dumuzi'nin rüyası.&lt;br /&gt;8) Dumuzi'nin tekrar yeraltına götürülmesi.&lt;br /&gt;9) Dumuzi'nin kız kardeşi Tanrıça Geştinanna'nın, kardeşi yerine yarım yıl yeraltında kalmayı kabul ederek, Dumuzi'yi yarım yıl için kurtarması.&lt;br /&gt;10) Her ilkbaharda yeraltından çıkan Dumuzi ile İnanna'nın birleşmesi.&lt;br /&gt;11) Bu birleşmenin, ülkenin kralı ile yüksek düzeyde bir ra-hibenin evlenmesiyle sembolize edilmesi ve bununla başlayan yeni yıl için kutlama şenlikleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu evlenmeye ait birbirinden değişik şiirler var. Bunlar ya çeşitli ozanlar tarafından ya da çeşitli çağlarda yaratılan şiirler. Bunlardan birine göre, İnanna ile çiftçi, çoban, balıkçı ve kuş avcısı evlenmek istiyor. İnanna, evlenmeye hazır olunca onları çağırıyor. Çiftçi gelirken henüz biçilmiş arpa, çoban taze süt ve kaymak, avcı çeşitli kuşlar, balıkçı da sazan balığı getiriyor. Tanrıça, bunların içinden Çoban Tanrısı Dumuzi'yi seçiyor. Başka bir şiire göre, İnanna'nın kardeşi Güneş Tanrısı Utu, kardeşine Dumuzi'yle evlenmesini öneriyor. Tanrıça, önce çiftçi Enkimdu ile evlenmek istiyor, sonradan Dumuzi'yi seçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dumuzi sevgilisinin kapısında kapının açılmasını beklerken, İnanna, annesi Tanrıça Ningal'e ne yapması gerektiğini soruyor. O da kızma, bu adamın iyi bir koca olabileceğini, giyinip süslenip kapıyı açmasını söylüyor. Tanrıça söyleneni yapıp kapıyı açıyor. Dumuzi kapıda onu ay gibi parlak görünce sarılıp öpüyor ve övgü dolu sözler söylüyor. Tanrıça da kadınlık organını gök teknesine, yeni doğan aya, sürülmemiş tarlaya ben-zetiyor ve sürülmemiş bu tarlayı kimin süreceğini soruyor. Du-muzi kendisinin süreceğini söylüyor. Bundan sonra düğün hazırlıkları başlıyor. Bir şiire göre Tanrıça için taze hurma top-lanıyor. İnanna, kraliçelik hazinesine sokuluyor. Kendisine yaraşacak çeşitli mücevherler seçiyor. Giyinip süsleniyor. Her tarafına güzel kokular sürüyor. Gözlerini kömürle boyuyor. Diğer taraftan lacivert taşlarla süslü, beyaz çarşaflı bir yatak hazırlanıyor. Yatağın etrafına sedir kokuları serpiliyor. İnanna kraliçelik yatağına davet ediliyor. O yatağı açıyor ve sevgilisini, "yatak hazır, yatak seni bekliyor" diyerek yatağa çağırıyor. Du-muzi, bir elini İnanna'nın kalbine koyarak "El ele uyumak tatlıdır, kalp kalbe uyumak daha tatlıdır" diyor. İnanna, Dumuzi'nin kendisine yaptıklarını anlatıyor: Sevimli eliyle kalçalarını, saçlarını okşuyor. Elini kadınlık organına koyuyor. Kara teknesini kremle doldurarak onu seviyor. Daha sonra İnanna "Birlikte olmaktan zevk duyduk, o benimle neşelendi, benim tatlı sevgilim kalbime yaslanarak dil oyunlarıyla elli defa yaptı" diyor. Büyük bir aşk ve zevkle başlayan bu evlilik ne yazık ki, İnanna'nın yeraltı dünyasına gitmesi ile acı bir duruma dönüşüyor. Şiir tarzında yazılmış bu uzun öyküde, İnanna, Yeraltı Tanrıçası olan kız kardeşi Ereşkigal' i görmeye gider. Ereşkigal, İnanna'nın yeraltı dünyasına sahip olmak istediğini düşünerek yeraltı kuralına göre onu bir cesede dönüştürür. Diğer taraftan kardeşinin kocası Dumuzi' yi baştan çıkarsın diye, yeryüzüne bir kız gönderir. Tanrıça, veziri Ninşubur'un yalvarmasıyla Bilgelik Tanrısı Enki tarafından kurtarılırsa da, yerine birini bırakması gerekmektedir. İnanna, yanında cinlerle, yerine birini bulmak üzere şehir şehir dolaşmaya başlar. Gittikleri yerlerdeki Tanrılar, İnanna'nın ye¬raltında kalmasının üzüntüsüyle çuval elbiseler giymiş, tozlar içine bulanmışlardır. Tanrıça kıyamaz hiçbirini vermeye. Nihayet Uruk şehrine geldiklerinde, kocasını en iyi giysiler içinde, başında tacı ve kucağında bir kızla tahtında kurulmuş olarak gören Tanrıça, birdenbire çok kızarak "Alın götürün bunu!" der. Cinler, Dumuzi'yi yakalar; döverek, hırpalayarak, sürükleyerek yeraltına götürürler. Kızı da Tanrıça öldürtür. Dumuzi, orada Güneş Tanrısı Utu'ya kendisini kurtarması için yakarır. O da Dumuzi'nin elini ayağını yılana çevirerek kaçmasını sağlar. Fakat, cinler arkasını bırakmazlar. Kardeşinin evine saklanır, orada tanı yakalanacağı zaman kırlara kaçar. Kardeşine onun yerini söylemesi için işkence yaparlarsa da, söylemez. Dumuzi, kırda uyurken bir rüya görür. Rüyasını, rüya yorumlayıcısı olan kardeşi Tanrıça Geştinanna'ya anlatır. O da büyük bir üzüntüyle onun yine yakalanacağını söyler. Gerçekten de yakalanıp yeraltına götürülür. Yaptığına çok pişman olan, fakat kocasının cezasız kalmasını istemeyen İnanna'nın yardımıyla Geştinanna, Tanrılar meclisinden kardeşi yerine yarım yıl yeraltında kalmayı isteyerek, yarım yıl kardeşinin yeryüzüne çıkmasını sağlar. Dumuzi, yeryüzüne bahar zamanı çıkarak karısıyla birleşir. İşte bu birleşme sunucu yeryüzünde bütün bit¬kiler yerden fışkıracak, hayvanlar yavrulayarak, yumurtlayarak çoğalacak, her tarafa bereket gelecek diye düşünmüş Sümer din¬cileri ve o günü yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul etmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu birleşmeyi, ülkenin kralıyla yüksek düzeydeki bir rahibeyi her yeni yılda büyük şenliklerle evlendirerek sembolize etmiş¬lerdir. Törenlerde Tanrıça yerine geçen rahibe, Tanrı yerine geçen kralın birbirlerine söyleyecekleri sevgi, aşk, tutku dolu şiirler yazılmış, bunlar çeşitli çalgılar eşliğinde çalınmış, söylenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şiirler, Tevrat üzerinde çalışan bilginleri yüzyıllar boyu büyük bir meraka düşüren bir konunun aydınlığa çıkmasını sağlamıştır. Tevrat'ta "Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı" bölümünde çok sayıda açık saçık aşk şiiri vardır. "Bunlar tarih değil, dinle de ilgili görülmüyor, neden bu din kitabında bulunuyor?" sorusu araştırmacıları devamlı düşündürmüştür. Kilise papazları İsa'yı seven, kiliseyi sevilen, İbraniler ise Yahve'yi seven, İsrail'i se¬vilen olarak yorumlamışlardır. 19. yüzyılda ise, bunun, Filistin düğünlerinde yapılan törenlerle ilgili olduğu söylenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal evlenme şiirleri, özellikle bu yüzyılın ikinci yarısından sonra okunup çözüldükçe, bunların "Süleyman'ın Şarkılar Şarkısı" bölümündeki şiirlere çok benzediği görülmüştür. Bu bölümün Tevrat'ın en son elden geçişinde bile çıkarılmaması, İsrail'de be¬reket kültü etkisinin henüz tamamıyla silinmediğini gösteriyor. Öykünün izleri Ugarit, Finike, Kenan ve Yunan efsanelerinde de bulunmaktadır. İsrail'e Mezopotamya'dan doğrudan doğruya ve Suriye yoluyla geçmiştir bu kült. Kutsal evlenme törenleri İslam dünyasında da iz bırakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hıristiyanlar arasında İsa'nın yeryüzüne çıkması, bereket getirmesi inancına dayanan ve yumurtalarla kutlanan, Almanya'da Ostern, İngiltere'de Easter yortusuyla, halkımız arasında Hızır ile İlyas Peygamber'in birleştiği düşünülen hıdrellez şenlikleri bu kutsal evlenme töreninin bir uzantısı sayılabilir. Takvimimizde yer alan Temmuz ayının adı da Dumuzi'den gelmektedir&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8898624677206968416?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8898624677206968416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8898624677206968416' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8898624677206968416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8898624677206968416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2010/06/ask-tanrcas-inanna-ve-kutsal-evlenme.html' title='Aşk Tanrıçası İnanna Ve Kutsal Evlenme Öyküsü'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1312752341888660643</id><published>2010-06-04T00:07:00.001-07:00</published><updated>2010-06-04T00:13:14.182-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>inak</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...tanrının&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...iyi&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...ve&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...merhametli&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...olduğuna&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...inanmam&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: x-large;"&gt;...gerekiyor(!)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1312752341888660643?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1312752341888660643/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1312752341888660643' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1312752341888660643'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1312752341888660643'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2010/06/inak.html' title='inak'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1179896437662947318</id><published>2010-06-03T13:43:00.000-07:00</published><updated>2010-06-03T13:43:42.553-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Salò o le 120 giornate di Sodoma</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Sade'in insanlığı, reddedilenler gerçektir. Salò o le 120 giornate di Sodoma. Pasolini&lt;/b&gt;&lt;b&gt;'nin zihin damarlarını öpüyorum(!)&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Part 1&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="322" width="512"&gt;&lt;param name="movie" value="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true" /&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" VALUE="always" /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#000000" /&gt;&lt;param name="flashVars" value="id=10040028&amp;vid=21815269001;=en-us&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=&amp;embed=1" /&gt;&lt;embed src="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" type="application/x-shockwave-flash" width="512" height="322" allowFullScreen="true" AllowScriptAccess="always" bgcolor="#000000" flashVars="id=10040028&amp;vid=21815269001;=en-us&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=&amp;embed=1" &gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Part 2&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="322" width="512"&gt;&lt;param name="movie" value="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true" /&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" VALUE="always" /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#000000" /&gt;&lt;param name="flashVars" value="id=10035112&amp;vid=21815269001;=en-us&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=&amp;embed=1" /&gt;&lt;embed src="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" type="application/x-shockwave-flash" width="512" height="322" allowFullScreen="true" AllowScriptAccess="always" bgcolor="#000000" flashVars="id=10035112&amp;vid=21815269001;=en-us&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=&amp;embed=1" &gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt; &lt;a href="http://video.yahoo.com/"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1179896437662947318?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1179896437662947318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1179896437662947318' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1179896437662947318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1179896437662947318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2010/06/salo-o-le-120-giornate-di-sodoma.html' title='Salò o le 120 giornate di Sodoma'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2331930494585964202</id><published>2009-12-03T14:13:00.000-08:00</published><updated>2009-12-03T14:13:14.751-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Açlık Ordusu Yürüyor</title><content type='html'>Nazım'a&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;yürüyor ekmeğe doymak için&lt;br /&gt;ete doymak için&lt;br /&gt;kitaba doymak için&lt;br /&gt;hürriyete doymak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin&lt;br /&gt;yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak&lt;br /&gt;yürüyor ayakları kan içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;adımları gök gürültüsü&lt;br /&gt;türküleri ateşten&lt;br /&gt;bayrağında umut&lt;br /&gt;umutların umudu bayrağında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;şehirleri omuzlarında taşıyıp&lt;br /&gt;daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri&lt;br /&gt;fabrika bacalarını&lt;br /&gt;paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp&lt;br /&gt;ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için&lt;br /&gt;hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor&lt;br /&gt;yürüyor ayakları kan içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Ağustos 1962&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2331930494585964202?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2331930494585964202/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2331930494585964202' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2331930494585964202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2331930494585964202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/12/aclk-ordusu-yuruyor.html' title='Açlık Ordusu Yürüyor'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3872712830633717676</id><published>2009-11-25T15:20:00.000-08:00</published><updated>2009-11-25T15:20:01.971-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sözcük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tespit'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanım'/><title type='text'>limitsiz cinsel yaşam algısı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;pornografidir bu algı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;oldukça tehlikeli olmakla beraber, kişisel tedavi sonuçlarının iyi izlenmesi gereklidir. popüler kültür algısıyla, aç bir kurt gibidir pornografi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;cinselliğin metalaştırılıp, kapital kazanç elde edilmesidir. popüler kültürün metası olan pornografi, insanların isteklerini sömürüp, sağlıksız cinsel gelişimlerinin kullanılması ile güçlenmektedir. kişinin yanlış / sağlıksız cinsel gelişimi ile büyümesi engellenemeyen bir kanser hücresidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;oldukça geniş bir alana yayılmıştır. değişen standart toplum yapısının, idame alanı olan sanal dünyanın neredeyse dörtte üçünü kaplamıştır.bu bağlamda sermayedarlarını bir limitsizliğe götürür. bu sınır tanımayan yapı ile net bir kullanım metası yoktur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;böylelikle, nesnel olarakta sınır tanımaz. nesnel dayanağı olmadığından da pornografi önüne gelen herşeyi kullanır. yine bundaki en büyük etken ise, insanın sağlıksız gelişimi ile bir türlü bastıramadığı sapkınlıklarıdır(!)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3872712830633717676?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3872712830633717676/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3872712830633717676' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3872712830633717676'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3872712830633717676'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/limitsiz-cinsel-yasam-algs.html' title='limitsiz cinsel yaşam algısı'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7032835017239672506</id><published>2009-11-25T08:51:00.000-08:00</published><updated>2009-11-25T08:52:42.379-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Monolog(!)</title><content type='html'>&lt;a href="http://irrationalgeographic.files.wordpress.com/2009/08/hamlet.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="280" src="http://irrationalgeographic.files.wordpress.com/2009/08/hamlet.jpg" width="290" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;haydi, güle güle...&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;oh yalnızım nihayet!&lt;br /&gt;ah nasıl bir uşak, &lt;br /&gt;ne aşağılık bir köleyim ben!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;utanmalı değil miyim şu oyuncudan ki,&lt;br /&gt;sadece bir oyunda, &lt;br /&gt;bir acının gölgesinde yalnız,&lt;br /&gt;düşüncesinin avucuna alıyor yüreğini,&lt;br /&gt;allak bullak oluyor yüzü gözü bu etkiden,&lt;br /&gt;gözyaşları içinde geçiyor kendinden,&lt;br /&gt;hıçkıran sesi, &lt;br /&gt;soluğu ve her haliyle&lt;br /&gt;emrine giriyor kafasındakinin.&lt;br /&gt;bir hiç uğruna&lt;br /&gt;hem de bütün bunlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamlet.&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7032835017239672506?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7032835017239672506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7032835017239672506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7032835017239672506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7032835017239672506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/monolog.html' title='Monolog(!)'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6167058980280257465</id><published>2009-11-23T14:37:00.000-08:00</published><updated>2009-11-23T14:37:09.867-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Yaşar Kemal</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://media.photobucket.com/image/ya25c5259far%20kemal/brendangarbee/hommage_to_yasar_kemal.jpg?o=1" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" height="424" src="http://i815.photobucket.com/albums/zz73/brendangarbee/hommage_to_yasar_kemal.jpg" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Yaşar Kemal 1923' te Osmaniye' nin Hemite bugün kü isimiyle Gökçedam köyünde doğdu. Komşu Burhanlı köyünde başladığı ilköğrenimini, Kadirli' de tamamladı. Adana' da ortaokula devam ederken, bir yandan da çır çır fabrikalarında çalıştı. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra, ırgat katipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 194O' lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu. 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. 1943' te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı &lt;i&gt;&lt;b&gt;Ağıtlafı&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; yayımladı. Askerliğini yaptıktan sonra 1946' da gittiği İstanbul' da Fransızlara ait Havagazı Şirketi' nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948' de Kadirli' ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı. 1950' de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı. 1951' de salıverildikten sonra İstanbul' a gitti.1951 - 63 arasında Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bir arada 1952' de ilk öykü kitabı &lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Sarı Sıcak&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;' ı, 1955' te kendisine büyük bir ün kazandıran ilk romanı &lt;i&gt;&lt;b&gt;İnce Memed&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;' i yayımladı. 1962' de girdiği Türkiye İşçi Partisi' nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967' de haftalık siyasi dergi Ant'ın kurucuları arasında yer aldı. 1973' te Türkiye Yazarlar Sendikası' nın kuruluşuna katıldı ve 1974 - 75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988' de kurulan PEN Yazarlar Derneği' nin ilk başkanı oldu. 1995' te Der Spiegel' de yayımlanan bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi' nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl Index on Censorship' te yayımlanan "&lt;i&gt;&lt;b&gt;Türkiye'nin Üstündeki Karabulut&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;" başlıklı yazısı dolayısıyla 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi, cezası ertelendi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil, dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal 1973' ten bu yana Nobel Edebiyat Ödülü adayıdır. Yapıtları kırka yakın dile çevrilen Yaşar Kemal, Türkiye' de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra, yurt dışında aralannda:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Uluslararası Cino del Duca Ödülü (1982),&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Legion d'Honneur nişanı Commandeur payesi (1984),&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı (1993),&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Premi Internacional Catalunya (1996),&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Odülü'nün (1997) de bulunduğu 19 ödüle layık görüldü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kısacası Yaşar Kemal: Sözü kırkiki eksenli edip, 84 parçaya bölen bir usta betimleme tanrısıdır. Kuşaklar boyunca bu özelliği hiç unutlmayacaktır. Okurken işledikleri -bende özellikle &lt;b&gt;Deniz Küstü&lt;/b&gt; romanında byağı etkisi olmuştur- sizi sizden alcaktır...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6167058980280257465?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6167058980280257465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6167058980280257465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6167058980280257465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6167058980280257465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/yasar-kemal.html' title='Yaşar Kemal'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6807954096405126872</id><published>2009-11-23T07:20:00.000-08:00</published><updated>2009-11-23T07:20:57.250-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><title type='text'>Semele, Dionysos, Pentheus…</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Semele, Zeus ile birleşir ve ondan Dionysos’ u doğurur. Semele seviştiği tanrısının gücüne inanmayıp onu tüm araç ve gereçleriyle görmek isteyince Zeus tarafından yıldırımla öldürülür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Semele’ nin karnındaki yedi aylık çocuğu Zeus alıp baldırına koyar. Athena’ nın Zeus’ un kafasından doğması gibi bir diğer anlatı daha vardır, anımsanacağı gibi. Bu iki doğum arasında şu ayrım okunmaktadır: Hellenlerin baş tanrısı Zeus’ tur, dışardan gelen bir tanrısal varlığı ne yapıp edip onun buyruğuna sokmak, ondan çıkmış gibi göstermek gerekmektedir. Söylencenin çıktığı yer de çok önemlidir: Boitoia, Hellas’ ın en gerici ve tutucu bölgesidir. Burada biraz Dionysos hakkında bilgi verelim. Zeus gibi o da bir dağda doğmuştur -tanrı dağda otururu anımsayınız-. Dionysos’ un doğduğu dağ olarak gösterilen birçok dağ vardır. Bu dağlar Makedonya’ dan Arabistan’ a dek yayılan bir coğrafyadadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dionysos doğayla karışan, doğayı simgeleyen bir tasar olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle çok adlı Dionysos tanrının adlarının çokluğu (Dionysos, Bakkhos, Bromios, Euhios, İakkhos, İobakkhos) ardında ya da kaynağında insan düşüncesiyle ya da mantığıyla kurulmuş kavramsal bir sözcük aramak boşunadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanlar, Dionysos coşkusuyla şarap içerek yasal düzenlemelerin baskılarından kurtuldukları içindir ki Dionysos’ a Hellence “özgür, özgürlük veren” önadı takılmıştır. Dionysos tanrı her ne kadar Semele’ den doğmuş gösterilse de aslı Lydia / Phrygya’ dan gelmektedir. Euripides’ in Bakkhalar’ ında “Vatanım Lydia’ dır der”. Ayrıca bu tasarın simgeleri arasında davul, dümbelek, def ve flüt Asya (Eskiden Anadolu’ ya Asya dendiğini, sonra tüm anakaranın bu adı aldığını, Anadolu’ ya ise “Küçük Asya”, “Asia Minör” dendiğini anımsayınız. Asya, yani Asia ise Okeanos ile Tethys’ in sayısız kızlarından biridir.) denilen bölgenin törelerindendir Hitit taş kabartmalarında davulun çok yaygın olarak kullanıldığını görürüz. Dionysos cümbüşleriyle Kybele’ ninkiler arasında bir koşutluk göze çarpmaktadır. Bu dinlerin / tapınmaların özünde bulunan coşkunun, kendinden geçmenin oluşturulmasının aynı araç ve gereçlere başvurularak gerçekleştirildiği görülmektedir. Dionysos tanrı bir doğa tanrısıdır, topraktan fışkıran bitkileri ve bu bitkiler arasında insanı etkileyenleri, yaşamına yön verenleri simgeler. Kybele gibi tanrılarla birlikte doğayı en belirgin biçimde yansıtan dağlarda / ormanlarda, buralarda bulunan tüm yabanıl varlıklarla bir arada yaşar gösterilir. Hatta Osiris, Attis, Adonis gibi doğanın süremsel döngüsü tasarlarını kişiliğinde simgeler. Gerçekte onun en büyük gücü insanla doğa arasındaki ilişkide, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücüdür. Dionysos tanrı bu güce ulaşmanın yolunun, şarap ve esrimekle olabileceğini söyler. Asma kütüğü, buğdaydan sonra uygarlığın ikinci aşaması olarak kabul edilir ve insanoğlunun yaratıcılığın kökeninde bulunan değiştirme gücüne “Asma Kütüğü” yani şarabı bulduktan sonra ulaştığı söylenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pentheus‘ un yasaklamak istediği bu dindir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pentheus “kaba aklı” simgelemektedir ve Bakkhaların şenliklerde yaptıkları çılgınlıkları bir ayıp, törelere ve etiğe karşı işlenmiş suç saymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6807954096405126872?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6807954096405126872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6807954096405126872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6807954096405126872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6807954096405126872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/semele-dionysos-pentheus.html' title='Semele, Dionysos, Pentheus…'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6055739089693649763</id><published>2009-11-22T15:09:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T15:12:45.615-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Bazen</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img03.blogcu.com/images/o/z/l/ozlemkirmizisi/gitmek_1241952334.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 550px; height: 550px;" src="http://img03.blogcu.com/images/o/z/l/ozlemkirmizisi/gitmek_1241952334.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center; font-family: lucida grande;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;...yıldızları süpürürsün,&lt;br /&gt;farkında olmadan&lt;br /&gt;güneş kucağındadır,&lt;br /&gt;bilemezsin.&lt;br /&gt;bir çocuk gözlerine bakar,&lt;br /&gt;arkan dönüktür.&lt;br /&gt;ciğerinde kuruludur orkestra,&lt;br /&gt;duymazsın.&lt;br /&gt;koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,&lt;br /&gt;anlamazsın.&lt;br /&gt;uçar gider,&lt;br /&gt;koşsan da tutamazsın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;W. Shakespeare&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6055739089693649763?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6055739089693649763/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6055739089693649763' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6055739089693649763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6055739089693649763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/bazen.html' title='Bazen'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4328081800328459712</id><published>2009-11-22T15:00:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T15:05:16.589-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Aşk Üzerine</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://farm1.static.flickr.com/60/164151879_02b3544a8d.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 389px; height: 259px;" src="http://farm1.static.flickr.com/60/164151879_02b3544a8d.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi? Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana verdiği o acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca, saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor? Bunlara bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz, içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri, Platon'un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka her yerde az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender, herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin, noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek de haksız değiliz ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş, yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın, o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;O miseri! quorum guadia crimen habent. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;Ah zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın da mı başka işler çıkarıyorsun kendine?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip, uygunsuz yasalara uymaya çabala.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar, dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının, doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün yaşamın böyle geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;Montaigne&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4328081800328459712?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4328081800328459712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4328081800328459712' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4328081800328459712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4328081800328459712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/ask-uzerine.html' title='Aşk Üzerine'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm1.static.flickr.com/60/164151879_02b3544a8d_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7100031197368695293</id><published>2009-11-22T03:19:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T03:19:30.296-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Dip Kültür Kısa Film Perdesi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt;Arınsu Arslan'ın &lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Kırıntı&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; isimli kısa filmi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="405" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/A_SueVn_Cp4&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/A_SueVn_Cp4&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Polonyalı Animatör Tomek Baginski'den &lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Fallen Art&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; isiminde harika bir kısa film, savaşın mantıksızlığını çok iyi irdeletiyor...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="405" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/F7HMz1WKkso&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/F7HMz1WKkso&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7100031197368695293?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7100031197368695293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7100031197368695293' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7100031197368695293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7100031197368695293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/dip-kultur-ksa-film-perdesi.html' title='Dip Kültür Kısa Film Perdesi'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2203694270339289701</id><published>2009-11-22T02:02:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T02:02:07.251-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Muhalefet Korkutulmalıdır!</title><content type='html'>Bir çok devlet&amp;amp;iktidar ilişkisi içerisinde muhalefet taşlanır. Muhalefet illa meclis içerisinde, bellirli sınıfların tekelinde olmak zorunda değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.wyldeart.com/Galleries/Expressionist/Edvard_Munch/Images/TheScream1Up.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="640" src="http://www.wyldeart.com/Galleries/Expressionist/Edvard_Munch/Images/TheScream1Up.jpg" width="484" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2203694270339289701?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2203694270339289701/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2203694270339289701' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2203694270339289701'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2203694270339289701'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/muhalefet-korkutulmaldr.html' title='Muhalefet Korkutulmalıdır!'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2289872247356592950</id><published>2009-11-22T01:26:00.000-08:00</published><updated>2009-11-22T01:26:48.612-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Evrim'/><title type='text'>Zaman Sürecinde Evrim: Sudan Karaya Geçiş</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="405" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/A3GvsLt94zY&amp;hl=en_GB&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/A3GvsLt94zY&amp;hl=en_GB&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim konusunda bilgilendirici bir video.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2289872247356592950?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2289872247356592950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2289872247356592950' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2289872247356592950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2289872247356592950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/zaman-surecinde-evrim-sudan-karaya.html' title='Zaman Sürecinde Evrim: Sudan Karaya Geçiş'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3469075708483823706</id><published>2009-11-16T15:16:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T15:16:01.342-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Paşam Oldu Mu İstediğin?(Melike İlgün)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="http://yenisafak.com.tr/resim/site/kenanevren14ff062614fa8d65by.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="214" src="http://yenisafak.com.tr/resim/site/kenanevren14ff062614fa8d65by.jpg" width="601" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne bölündüler... Ne bezdiler... Ne de geri adım attılar...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Haftalardır "nasıl sağlam durulur" un dersini veriyor Fransız öğrenciler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;23-24 yaşındaki çocuklar yılların kurt politikacılarına resmen kafa tutuyor. Benim cidden canım yanıyor. Kanıma dokunuyor.Kıskanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"...Dünyaca ünlü çizgi roman kahramanı, anarşist ruhlu, şair yürekli denizci Corto Maltese henüz 10 yaşındayken bir falcı el falına bakar, talih çizgisinin olmadığını farkedip dehşete kapılır. Bunda genç Corto'yu üzecek bir yan yoktur. Hemen babasının usturasını alıp eline "derin ve uzun bir çizgi "çeker. Bundan böyle güzel bir talih çizgisi olacaktır?"&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte Fransız gençleri de kendi talih çizgilerini çekmek için bir aydır sokakta... Kavgaları gelecekleri için...26 yaşından küçüklerin gerekçesiz olarak işten çıkarılmasına olanak tanıyan yasayı yok etmek için bir aydır , tüm dünyanın gözü önünde, tüm dünyanın gözüne soka soka hükümete meydan okuyorlar... Liselileri de alıp arkalarına Fransa'nın avucuna yeni bir talih çizgisi çekiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne bölündüler... Ne bezdiler... Ne de geri adım attılar...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çünkü korkmuyorlar. Çünkü o 23 - 24 yaşındaki çocukların babaları bir akşamüstü aniden evden askerler eşliğinde götürülmedi. Çünkü anneleri gecenin kör karanlığında babalarının kitaplarını küvete koyup yakmaya mecbur kalmadı. Çünkü o çocuklar işkenceyi tanımadı...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Onların ülkesinde hiç darbe ki , o zamanlar ihtilal denilirdi adına, olmadı. Hasan Mutlucan türküleri eşliğinde 1 milyon kişi gözaltına alınmadı.230 bin kişi yargılanmadı. 7 bin kişi için idam istenmedi... 17 yaşındaki bir çocuğun yaşı idam edilmek için büyütülmedi. Fransa' da 17 yaşındaki çocuklar tören adımlarıyla hiç idama götürülmedi..Onların cumhurbaşkanı hiç "Asmayalım da besleyelim mi ?" demedi...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu röportaj geçtiğimiz Eylül İstanbul Taksim'deki Atlas Pasajı'nda 26 yaşındaki bir öğrenciyle yapıldı, Express Dergisi'nde yayınlandı&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- 12 Eylül deyince aklına ne geliyor?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Darbe mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Darbe nedir?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Halkın ayaklanmasına karşı yaptırılan yaptırımlar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Darbe iyi bir şey mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- İyi bir şey, sağ sol savaşları ekonomiyi bozduktan sonra bu tarz yaptırımlar iyi oluyor&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Sağ sol çatışması hakkında ne biliyorsun?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Bana göre aslında sağ sol yok. Onlar eskidenmiş. Üniversitelerde kimlik arayanların sağı solu seçmesiymiş. Şimdiki punkçılarla hiphopçular gibi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Askerliğini yaptın mı?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Yapacağım. Çünkü sürekli karşıma çıkıyor. Kız vermiyorlar. Çevredekiler gay muamelesi yapıyor&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Kenan Evren'i biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;- Eski cumhurbaşkanı, asker ve ressam&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eh be Kenan Paşa, eh be çocukluğumun bol apoletli netekim paşası, eh be şimdinin nü ressamı , sağlıklı yaşam gurusu. Oldu mu istediğin?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak eskiden gazetesini görünmesin diye cebinde taşıyan, bol okuyan , çok tartışan babalarımız şimdi gazetelerden kupon biriktiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak annesini kitap yakarken gören çocuklar burunlarına yapışan yanık kitap kokusundan mıdır bilinmez artık hiç kitap okumuyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak Hasan Mutlucan türkülerini o kadar çok dinlettin ki gençler ya punkçı oluyor ya hiphopçı . Artık kimse türkü dinlemiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak istediğin gibi oldu, çocukluğunu elinden aldığın gençler çıktığın televizyon programlarında " Gözümü kırpmadan idam kararını onayladım" dediğinde seni nasıl alkışlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak darbe sonrası yaptırdığın yüzlerce imam hatip okulundan mezun olanlar başımıza nasıl çorap örüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bak temelini attığın Amerikan patentli müslümanlık, siyasal islam üzerimizde nasıl eğreti duruyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eh be Kenan Paşa, istediğin gibi oldu mu? Artık ne sağcı kaldı, ne solcu.... Gençlerin sesi artık "emek" için, "vatan" için, "hak" için çıkmıyor. Fransa'da gençler gelecekleri için ülkelerinin avucuna usturuyla talih çizgisi çekerken, benim ülkemde "Polat" bakışlı , "sivri burun kunduralı" , "ağır abi ceketli" gençler her gün birbirini "kız meselesi" için bıçaklıyor!...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eh be Kenan Paşa... Önce çocukluğumu aldın elimden...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra gençliğimi susturdun...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sen rahatta mısın bilmem ama benim çok canım yanıyor!!!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Görsel: YeniŞafak&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3469075708483823706?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3469075708483823706/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3469075708483823706' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3469075708483823706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3469075708483823706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/pasam-oldu-mu-istediginmelike-ilgun.html' title='Paşam Oldu Mu İstediğin?(Melike İlgün)'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3495068479566627643</id><published>2009-11-16T14:44:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T14:58:57.773-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Otorite Üzerine(F.Engels)</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.ikizanneleriyiz.biz/imagebank/elifkoseOTORITE.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" src="http://www.ikizanneleriyiz.biz/imagebank/elifkoseOTORITE.jpg" style="cursor: pointer; display: block; height: 250px; margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 508px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;BAZI sosyalistler, son zamanlarda, otorite ilkesi diye adlandırdıkları şeye karşı düzenli bir haçlı seferine girişmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ya da bu eylemin otoriter olduğunu söylemek onu mahkum etmeye yetmektedir. Bu özet davranış biçimi o denli kötüye kullanılmıştır ki, soruna biraz daha yakından bakmak bir zorunluluk olmuştur. Sözcüğün burada kullanıldığı anlamda otorite, şu demektir: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;bir başkasının iradesinin bizimkine dayatılması; öte yandan otorite, boyuneğmeyi öngörür.&lt;/span&gt; Bu iki sözcük kulağa hoş gelmediğinden ve bunların temsil ettikleri ilişki boyun eğdirilen taraf için kabul edilebilir olmadığından, sorun, bundan kurtulmanın bir yolu olup olmadığı, —mevcut toplam koşullar veri olarak alındığında bu otoritenin artık bir anlam taşımayacağı ve bunun sonucu olarak da, yok olmak zorunda kalacağı bir başka toplumsal sistemin yaratıp yaratamayacağımızdır. Bugünkü burjuva toplumun temellerini oluşturan iktisadi —sınai ve tarımsal— koşulları incelediğimizde, bunların, yalıtılmış eylemlerin yerine, gittikçe bireylerin birleşik eylemlerini koyma eğilimi taşıdıklarını görürüz. Yüzlerce işçinin buharla işleyen karmaşık makinelerin başında durdukları büyük fabrikaları ve atelyeleriyle birlikte modern sanayi, ayrı ayrı üreticilerin küçük atelyelerinin yerini almıştır; küçük kayıkların ve yelkenlerin yerini nasıl buharlı gemiler almışsa, karayollarındaki binek ve yük arabalarının yerini de, demiryolu vagonları almıştır. Tarım bile, gittikçe, küçük mülk sahibinin yerine yavaş yavaş, ama acımasızca, ücretli emekçilerin yardımıyla geniş toprak parçalarını işleyen büyük kapitalisti geçiren makinenin ve buharın egemenliği altına girmektedir. Birleşik eylem, birbirine bağlı olan süreçlerin karmaşıklaşması, her yerde, bireylerin bağımsız eylemlerinin yerini almaktadır. Ama birleşik eylemden sözeden, örgütlenmeden sözetmektedir; otoritesiz örgütlenme diye bir şey olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumsal devrimin, servet üretimi ve dolaşımı üzerinde şu anda otoriie sahibi olan kapitalistleri devirdiğini düşünelim. Anti-otoritercilerin bakış açısını tamamıyla benimseyerek, toprağın ve iş aletlerinin, bunları kullanan işçilerin kolektif mülkiyetine geçtiğini düşünelim. Bu durumda otorite kalkmış mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirmiş olacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görelim bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak bir pamuklu iplik atelyesini alalım. Pamuk, iplik haline gelmezden önce, birbirini izleyen en az altı işlemden geçmek zorundadır, ve bu işlemlerin büyük bir kısmı ayrı ayrı odalarda yapılır. Dahası, makineleri işler durumda tutmak için, buhar makinesinin başında duran bir makiniste, günlük onarımları yapacak bir teknisyene ve bütün işleri ürünleri bir odadan ötekine aktarmak olan daha birçok işçiye vb. gerek vardır. Bütün bu işçiler, erkekler, kadınlar ve çocuklar, işlerini bireysel özerkliğe hiç aldırmayan buharın otoritesi tarafından saptanan zamanlarda başlatmak ve bitirmek zorundadırlar. Şu halde, işçiler, ilkin bu iş saatlerini kabul etmelidirler; bu saatlere, bir kez saptandıktan sonra, ayrıcalıksız herkes uymalıdır. Bunun ardından, (sayfa 449) dağıtımına vb. ilişkin belirli sorunlar ortaya çıkar ki, eğer tüm üretimin bir anda durması isteinilmiyorsa, bu sorunların anında çözülmeleri gerekir; bunlar ister her iş dalının başına yerleştirilmiş olan bir delegenin kararıyla çözümlensin, ya da ister, eğer olanağı varsa, çoğunluk oyuyla çözümlensin, tek bireyin iradesi buna her zaman boyuneğmek durumunda olacaktır, ki bu da sorunların otoriter bir biçimde çözülmesi demektir. Bir büyük fabrikanin otomatik mekanizması, işçi çalıştıran küçük kapitalistinkinden çok daha despotiktir. İnsan, iş saatleri konusunda bu fabrikalarının üzerine hiç değilse şunları yazabilir: Lasciate ogni autonomia, voi che entrate![2] İnsan, bilgisinin ve yaratıcı dehasının yardımıyla doğa güçlerine nasıl boyuneğdirdiyse, beriki de insanı, kendisini kullanması ölçüsünde, her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız gerçek bir despotizm altına sokarak ondan intikam almaktadır. Büyük sanayideki otoriteyi ortadan kaldırmayı istemek, sanayiin kendisini ortadan kaldırmayı, gerisin geriye çıkrığa dönmek üzere buharlı çıkrığı yoketmeyi istemekle aynı şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka örnek olarak demiryolunu alalım. Burada da sayısız bireylerin işbirliği yapmaları mutlaka zorunludur, ve bu işbirliği kesenkes saptanmış olan saatler içinde yapılmalıdır ki hiç bir kaza olmasın. Burada da, işin ilk koşulu, bütün ikincil sorunları çözümleyen bir egemen iradenin —bu irade ister tek bir delege tarafından, ya da ister ilgili kimselerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla yükümlü bir komite tarafından temsil ediliyor olsun— bulunmasıdır. Her iki durumda da, çok belirgin bir otorite vardır. Dahası, demiryolu sorumlularının sayın yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılacak olsa, harekat ettirilen ilk trenin başına neler gelmez ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız şartsız uymalarına bağlıdır. Bu gibi savları anti-otoritercilerin en azgınlarının karşılarına koyduğumda, verebildikleri tek yanıt şu oldu: Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite değil, yetki devridir! Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar.Böylelikle gördük ki, bir yanda, nasıl devredilmiş olursa olsun, belirli bir otorite, ve öte yanda da, belirli bir boyuneğme — bunlar her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak, içinde üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşullarla birlikte bize dayatılan şeylerdir. Öte yandan gördük ki, üretimin ve dolaşımın maddi koşulları, büyük sanayi ve büyük tarım ile kazınılmaz olarak gelişmektedir ve bunlar bu otoritenin alanını gittikçe genişletme eğilimindedirler. Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü, ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye sözetmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eger özerklikçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin, ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yokolacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal riiteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yokolmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Not&lt;/span&gt;: Bu yazı Ekim 1872-Mart 1873'te F. Engels tarafından yazılmıştır. Aralık 1873'te, 1874 yılı için hazırlanan Almanca Repubblicano derlemesinde yayımlanmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;F. Engels &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3495068479566627643?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3495068479566627643/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3495068479566627643' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3495068479566627643'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3495068479566627643'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/otorite-uzerinefengels.html' title='Otorite Üzerine(F.Engels)'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-646796207550762889</id><published>2009-11-16T14:38:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T14:43:18.759-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Kim Bu Anarşistler!</title><content type='html'>Cüneyt Özdemir'in aklı selim olmayan, ironik zannettiği şakalarına rağmen insanların gayet tevazu göstererek cevap vermesi bu olsa gerek. İyi Seyirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;object width="512" height="322"&gt;&lt;param name="movie" value="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" /&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true" /&gt;&lt;param name="AllowScriptAccess" VALUE="always" /&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#000000" /&gt;&lt;param name="flashVars" value="id=11410352&amp;vid=4243636&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=http%3A//l.yimg.com/a/p/i/bcst/videosearch/6803/77843859.jpeg&amp;embed=1" /&gt;&lt;embed src="http://d.yimg.com/static.video.yahoo.com/yep/YV_YEP.swf?ver=2.2.46" type="application/x-shockwave-flash" width="512" height="322" allowFullScreen="true" AllowScriptAccess="always" bgcolor="#000000" flashVars="id=11410352&amp;vid=4243636&amp;lang=en-us&amp;intl=us&amp;thumbUrl=http%3A//l.yimg.com/a/p/i/bcst/videosearch/6803/77843859.jpeg&amp;embed=1" &gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-646796207550762889?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/646796207550762889/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=646796207550762889' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/646796207550762889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/646796207550762889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/11/kim-bu-anarsistler.html' title='Kim Bu Anarşistler!'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4135712061582147227</id><published>2009-10-29T14:04:00.000-07:00</published><updated>2009-10-29T14:04:48.962-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Death İn Gaza</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Savaşların mantığı, dini, ırkı, kimliği, cinsiyeti, yaş affı olmadığını anlatan bir filmdir Death in Gaza. Gazeteciler John Miller ve Saira Shah' ın bire bir kamera çekimlerinden oluşmuştur. John Miller bu film çekimleri sırasında bir çatışmanın ortasında kalarak, üzerinde basın elbisesi olduğu halde ve beyaz bayrak salladığı halde, israil askerleri tarafından öldürülmüştür. Aslında Gazze' de özgürlük mücadelesi veren Filistin halkının yaşadıklarını, çocukların penceresinden nasıl göründüğünü anlatmaktadır. Filme konu olan Ahmed(12), Muhammed(12) ve Nejla(16)' nın hikayesi, savaşın gölgesinde çocukların nasıl büyüdükleridir. Filmde günlük yaşamlarını çatışmalar altında sürdürmeye çalışan insanların yaşadıkları, nasıl kendilerini savunmaya çalıştıklarını, savaşın acımasızlığını bire bir gözlerinizle görüp, zihninizle yaşayabilmenizi sunuyor. İrdeleyerek izlemeniz dileğiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4135712061582147227?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4135712061582147227/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4135712061582147227' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4135712061582147227'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4135712061582147227'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/10/death-in-gaza.html' title='Death İn Gaza'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1859534991874347778</id><published>2009-10-22T14:04:00.000-07:00</published><updated>2009-10-22T14:09:09.017-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>The Edukators'den</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eğitimciler filmini uzun zaman önce izlemiştim. İçerisinden kesilmiş bir diyalog mükemmel bir yapıt. İzleyin sadece.Filmi izlemek isteyenler için download linklerinide yakında paylaşcam.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="405" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/2bS_fHHIyE0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;border=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/2bS_fHHIyE0&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=1&amp;amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" height="405" width="500"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1859534991874347778?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1859534991874347778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1859534991874347778' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1859534991874347778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1859534991874347778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/10/edukatorsden.html' title='The Edukators&apos;den'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2249589067209152082</id><published>2009-10-17T16:04:00.000-07:00</published><updated>2009-10-17T16:04:02.615-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Sendikal ve Kollektivist Kadın Hareketleri 1</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nihil poetyanın içerisinde sıkışıp kalmak çok kötü bir olgu. Türkiyede kadın haklarını buna benziyor. Hiçlikle örülmüş bu insanların, aile bireyleri içerinde yok sayılması bir direnme gücünden yoksun olmasıyla alakalı. Günümüzde kadınların yaşadıklarını kullanan tv kanallarının oluşturduğu bilinçsiz bilinçlilik sadece iktidarı güçlendirmekte. bu yüzden uyanıp, alternatif sendikal ve kollektivist hareketlerde bulunmak gerekli olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2249589067209152082?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2249589067209152082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2249589067209152082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2249589067209152082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2249589067209152082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/10/sendikal-ve-kollektivist-kadn.html' title='Sendikal ve Kollektivist Kadın Hareketleri 1'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7345710878835162508</id><published>2009-10-17T10:15:00.000-07:00</published><updated>2009-10-17T10:16:48.609-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Bir Zenci Kızın Türküsü</title><content type='html'>Dixie'de ta güneyde bir yol&lt;br /&gt;(Kalbim yaralı paramparça)&lt;br /&gt;Asmışlar karabiberimi&lt;br /&gt;Dörtyol ağzında bir ağaca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dixie'de ta güneyde bir yol&lt;br /&gt;(Yaralı vücudu havada)&lt;br /&gt;Soruyorum beyaz İsa'dan&lt;br /&gt;Söyle ne fayda var duada&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dixie'de ta güneyde bir yol&lt;br /&gt;(Kalbim yaralı paramparça)&lt;br /&gt;Sevda çırçıplak bir gölgedir&lt;br /&gt;Budaklı, çıplak bir ağaçta&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Langston HUGHES&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7345710878835162508?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7345710878835162508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7345710878835162508' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7345710878835162508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7345710878835162508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/10/bir-zenci-kzn-turkusu.html' title='Bir Zenci Kızın Türküsü'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4043874095238824834</id><published>2009-10-17T09:05:00.000-07:00</published><updated>2009-10-17T09:49:44.291-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><title type='text'>Öküzün oğlu öküzdür...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.internetsehir.com/haberler/haberresimleri/200701111669a1.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 272px; height: 204px;" src="http://www.internetsehir.com/haberler/haberresimleri/200701111669a1.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eşini orospu gibi gören bir toplumun içerisinde yaşıyoruz bugün. Defalarca yatakta istemediği halde ona sahip olmayı, bir güç gösterisi haline getiren bu öküzlerin ürediği bir toplumda yaşıyoruz. Ne kadar kızsakta, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;öküzün oğlu öküzdür&lt;/span&gt;"... diyerek elimizi onlardan çekmeye çalışsakta. Bu çözüm değil hocam. Çünkü bu gelecemize yaptığımız bir tecavüz olur bu eylem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bazılarınızın kafasında bu nasıl iş yahu? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Böyle şey mi olur diye... &lt;/span&gt;dediklerini ya da diyebileceklerini düşünebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden bu tecavüzü açmamız gerekiyor. Fazlasıyla iddaalı bir söz biliyorum. Neyse geyiğe sarmadan anlatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde evlilikler endüstriyel ilişkiler sonucu kuruluyor. Sevgi ve adrenalini olan aşk olgusuna dayalı aşkları görmek çok zor. Fakat farkında olunması gereken metafor burada &lt;span style="font-size:130%;"&gt;endüstriyel aşktır&lt;/span&gt;. Çünkü kişi kadın olsun, erkek olsun paranın çerçevesinde birleşirse böyle sağlıksız olaylarla karşılaşabilir. Bunun sebebi para suyunu çekerse gerçek ortaya çıkar ve duygular çıplaklaşır efendim ondandır. Buna bağlı olarak düşünüp, farkına varmamız gereken olgu ise: Evliliklerimizin neyin üzerine kurulu olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endüstriyel bir ilişkiye başlanılıp daha sonra sevgi sağlanır diyorsanız &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nah çekerim&lt;/span&gt; size. Çünkü paranın getirdiği mutlulukla karınız bir nevi size orospunuz görünür, ya da aldatma evresinde onu sürekli alternatiflerle ren geyiğine çevirirsiniz. Veya onda hiçbir çekicilik bulamayıp, aynı yataktayken libidonuz yükselirse size yararlı bir araca döner. Tabiki bu erk tarafından bakıştır. KAdın tarafında ise bir nevi başka aldatmaca, zorunluluktan sevişmece veya yatakta ike sizi Ricky Martin olarak hayal eder.(Ricky Martin'in biseksüel gerçi ama bizim amacımız burada teşbih yapmak...) İş böyle olunca işte endüstriyel ilişkilerde zarar gören taraf kaza ürünleridir. Yani hayata defolu bir anne ve babanın ürünü olarak gelen çocuklardır bu ürünler. Ve Şiddet, kavga, tecavüz bu tarzda ilişkilerin kaçınılmazı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak erkek daimi bir milli plakaya sahiptir ülkemizde. Ne kadar kadınla yatarsa o kadar fazla yücelir toplumda(Toplumda kadında mevcuttur, burası oldukça ironik...). Kadınsa ne kadar fazla erkekle parası için yatıp, kendine bir gelir kaynağı oluşturursa iyi bir ev hanımı olur.  İşte buda sonrasında sağlıksız bir toplumun habercisi olup, bol tecavüzlü evliliklerin temelinin atılmasına işaret eder...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu değiştirilebilinecek birşeydir. Buna sizler biryerden başlasanız ileride kimse bize "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;öküzün oğlu öküzdür.." &lt;/span&gt;&lt;span&gt;demez.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul edenler içerisinde kadınlar varsa helal olsun diyorum. Erkeklerde varsa ciddi psikolojik sorunlarınız var diyorum. Çünkü adamım libidonu elinle düşürmen daha fazla zevk veriyormuş, bilimsel olarak kanıtlanmış Ferruh'a göre...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitmedi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4043874095238824834?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4043874095238824834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4043874095238824834' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4043874095238824834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4043874095238824834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/10/okuzun-oglu-okuzdur.html' title='Öküzün oğlu öküzdür...'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-310318673849941426</id><published>2009-05-16T17:18:00.000-07:00</published><updated>2009-05-16T17:48:23.627-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Where İs Democracy</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hafif.org/imaj/sahinden/ucak.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 467px; height: 395px;" src="http://www.hafif.org/imaj/sahinden/ucak.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Demokrasi nerede bilemeyen bir toplum, karmaşa içerisinde kayboluyorsa kötü bir haldedir yaşadığı coğrafyada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna en iyi örnek ise yakın tarihin yansıttıklarıdır. 1970'lerin son iki yılında ABD'nin, SSCB'yi güneyden, ılımlı ve denetlenebilir islamcı bir yeşil kuşakla çevirme projesini; Batıda Polonya' dan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Let us Poland, be Poland&lt;/span&gt;" (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bırakınız Polonya Polonya Olsun&lt;/span&gt;) sloganıyla başlatılan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yeni Dünya Düzeni&lt;/span&gt;" kampanyası destekliyor. Kilise Polonya' daki sosyalist rejime, cami Türkiye' deki laik rejime saldırıyor. Süreç işliyor ve sosyalizm, emperyalizme bağımlı liberal sisteme, laisizm denetlenebilir islam' a dönüştürülmeye çalışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan, Pakistan, Cezayir, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerdeki İslamcı yükselişi, Yeni Dünya Düzeni projelerinden ayrı düşünmeye, kopartarak anlamaya çalışanların yanılgıları, müslüman - laik çatışması biçiminde ortaya çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürkçülük adına askeri darbe yapan generallerin yaptıkları ilk şey, Atatürk' ün mirasını yerle bir etmek oluyor. Yine aynı generaller, ABD' ye danışmadan da iş yapmıyorlar. Liberalizm adına badem bıyıklarıyla iktidara gelen Özalcı yönetim, Amerikan yanlısı Suudi Arabistan sermayesini ve bu sermayenin şeriatçı gruplara mali desteğini getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal Ahrarlar, SSCB' deki gelişmelere bakarak sosyalizmin, ideolojinin ölümünü bayram yaparak ilan ediyorlar ve bizatihi bir ideoloji olan şeriatçılığın yükselişini; bilerek ve isteyerek, yani hukuk deyimiyle '&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;taammüden&lt;/span&gt;' görmezden geliyorlar. Görenler ise uzlaşma yolları arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu noktada; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;şeriatın, özgürlük ve emek düşmanlığını, emperyalizmle işbirliğini, insan haklarına karşı tavrını ve döktüğü kanı tarihsel bir süreç içinde görmek gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; Başka türlüsü, bir odası eksik eve benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler ise bu eksik odanın gerekliliği ile birbirimizi yiyoruz. Yada bunu görenleri gün be gün toprağın altına gömülmesine seyirci kalıyoruz. Başka ne denir ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Halil Nebiler - Şeriatın Kısa Tarihi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-310318673849941426?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/310318673849941426/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=310318673849941426' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/310318673849941426'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/310318673849941426'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/05/where-is-democracy.html' title='Where İs Democracy'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-928084127174190773</id><published>2009-05-08T08:37:00.000-07:00</published><updated>2009-05-08T08:46:24.632-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>İra ve İngiltere Üzerine</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://pub.tv2.no/multimedia/na/archive/00210/ira_belfast_210156c.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 660px; height: 440px;" src="http://pub.tv2.no/multimedia/na/archive/00210/ira_belfast_210156c.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;" class="postbody"&gt;&lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=The%20Troubles" onclick="this.target='_blank'" title="The Troubles için ekşi sözlük sonuçları"&gt;&lt;b&gt;The Troubles&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960' larda başlayarak 10 Nisan 1998 yılındaki &lt;a style="cursor: help;" href="http://search.yahoo.com/search?p=Belfast" onclick="window.open(this.href); return false;" onkeypress="window.open(this.href); return false;"&gt;&lt;b&gt;Belfast&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; anlaşmasına kadar devam eden, Kuzey İrlanda' daki Cumhuriyetçi ve paramiliter organizasyonlarla, &lt;a style="cursor: help;" href="http://www.google.com.tr/search?q=R.U.C." onclick="window.open(this.href); return false;" onkeypress="window.open(this.href); return false;"&gt;&lt;b&gt;R.U.C.&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; ve İngiliz Ordusu arasında sürmüş olan &lt;a style="cursor: help;" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Fiddet" onclick="window.open(this.href); return false;" onkeypress="window.open(this.href); return false;"&gt;&lt;b&gt;şiddet&lt;/b&gt;&lt;/a&gt; olaylarını anlatmak için kullanılan terim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu terimin oluşmasındaki süreçte dikkat etmeniz gereken, yaşanılanlar son zamanlarda sanatsal alanda dile getirilmektedir. buna son örnek olarak ise Hunger filmini gösterebiliriz. Filmi daha sonra ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk paragrafabağlı olarak: İRA ve İngiltere çatışmaları incelenmelidir. Yıllarca süren bu çatışmaların, bizim ülkemizede dayandığı söylenmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya sizce?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;             &lt;span class="postbody"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-928084127174190773?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/928084127174190773/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=928084127174190773' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/928084127174190773'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/928084127174190773'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/05/ira-ve-ingiltere-uzerine.html' title='İra ve İngiltere Üzerine'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-342560001669491854</id><published>2009-04-19T15:20:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T16:15:35.916-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İndir'/><title type='text'>Noviembre</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Sanat içerisinde geleceği barındıran bir silahtır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://byflipper.net/upload/Noviembreposter.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 510px; height: 718px;" src="http://byflipper.net/upload/Noviembreposter.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmdb: &lt;a style="font-weight: bold; color: rgb(255, 0, 0);" href="http://www.imdb.com/title/tt0376800/"&gt;Noviembre&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;blockquote&gt;http://rapidshare.com/files/95488321/Noviembre_by_sagat.part1.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95638887/Noviembre_by_sagat.part2.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95695482/Noviembre_by_sagat.part3.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/96029305/Noviembre_by_sagat.part4.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95715535/Noviembre_by_sagat.part5.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95735151/Noviembre_by_sagat.part6.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95753664/Noviembre_by_sagat.part7.rar&lt;br /&gt;http://rapidshare.com/files/95758299/Noviembre_by_sagat.part8.rar&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;...izlerken tüylerinizi diken diken eden bir film olacak Kasım. Bir kaç genç sokak tiyatrocusunun, bulundukları sistemdeki varolan çarpıklıkları, gösterme çabalarını konu ediniyor bu film. Uyarladıkları doğaçlama oyunlarla, dile getirdiklerini izleyeceksiniz bu filmde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Spoiler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film, olayı yaşayan aktörlerin yaşlı hallerinin gözlerinden anlatılıyor, ve filmdeki olaylar 1990' lı yıllarda geçiyordu. Bu da demek oluyor ki, filmde röportaj yapılan bu şahıslar, olayları 2030' lu yıllarda anlatıyor gibiler. Yani, filmin kendisi 2030 40' lı yıllarda geçiyor, filmdeki anlatılan olayalar günümüzde geçiyor olmalıydı. Bu garip oyunu, yönetmenin neden oynadığını, annemle birlikte tartışırken, çok ilginç bir fikir belirdi aklımızda. Film hakkında herkes kişisel yorumunu yapmalıdır zaten, bizim de filmde anlatılmak istenenden anladığımız bir şey, beni filmden ağlayarak çıkan bir halden, bir anda halime kahkahalarla gülmeme neden olay bir şeydi. Bugün de, filmi 2. kez seyredişimde, filmden çıkanlardan pek farklı bir tepki vermem de sanırım bu yüzdendi. Bu noktaya gelmeden önce, yönetmenin ve filmin bizim üzerimizdeki diğer oyunlarından bahsetmek istiyorum. sanırım film, kendisi bir sinema filmi olup, filmdeki tiyatrocuların "sinema" ve özellikle tv'yi dışlaması ama aynı zamanda onları sempati duyup onlar gibi davranma güdüsü uyandırmasıyla, birbirimizle çelişmemize neden oluyor. Yani bir yandan bütün bu olayları bir film olarak izlerken, bir yandan da bunu yapmamamız gerektiğini düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin gerçek hikayeden esinlenme olup olmadığını dair bir şeyler duymuş olamakla birlikte. Zaten sokak tiyatrosu, postmodern ögelerin önemlilerinden biri olup, bir müddet çok popüler olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası film görüntüsel, kurgusal olarak sistemi irdelerken biraz ironide içeriyor. Her ne kadar kötü bir sonuç gibi gösterilmeye çalışılsada. Sonuç itibari ile önemli olan kararlarımızdan dönmemizdir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden de ilk baştada denilen söz gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Sanat içerisinde geleceği barındıran bir silahtır.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-342560001669491854?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/342560001669491854/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=342560001669491854' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/342560001669491854'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/342560001669491854'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/04/noviembre.html' title='Noviembre'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-5875916301455030494</id><published>2009-03-15T16:42:00.000-07:00</published><updated>2009-03-15T16:58:42.955-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Aşk, ölüm.../M.Gorki</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bana mektup gönderen bazı okuyucular aşk ve ölüm teması üstünde felsefe yapıyorlar. Bunları en çok şaşırtan şey "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;her canlı varlığın yolu üstünde karşılaştığı&lt;/span&gt;" ölümdür. Aklı başında yirmiye yakın insan tanıdım ki, ölüm üstüne derin düşüncelere dalmanın kendilerini daha da zeki hale getirdiği düşüncesindeydiler. Bu insanlar bende de türlü türlü düşünceler uyandırdılar; ama, açıkça söyleyeyim ki, bu filozofların koyu karanlıkları mum ışığı ile aydınlatmağa çalışmak için boşu boşuna harcadıkları zamana pek acıdım. Öyle geliyor ki, bu yöndeki "kuramsal düşüncelere girişmek ihtirası", "tanıma, öğrenme melekesi"ni körleştirir, bizim "kuramsal düşünen" adamımızı bir çıkmaza sürükler; genç filozof da kendince hiç beklenmedik şu sonuca varır: "Yazımı bitirdim; bana öyle geliyor ki, bu komünist gençlik örgütün üyesi, marksist olan benim tarafımdan değil, bilmem hangi şeytan tarafından yazılmıştır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben şu düşüncedeyim&lt;/span&gt;: insan "soyut bir şekilde" felsefe yapmamalı, etrafına bakarak, etrafındakileri gözleyerek bunu yapmalı; kitaplara bakarak değil, doğrudan doğruya tecrübeden doğmuş olaylara bakarak yapmalı, bunun için gerçek tarafından sunulan bol malzemeleri kullanmalı. Bundan başka, şunu bilmeli ve hatırlamalı ki, bu gerçek, tarihin kendisi için tespit ve tayin ettiği aşamaları bitirmiş ve "yüzyılımızın büyük eseri"nin gelişmesini çok daha güçlendirmek için "felsefe" alanında çok şey biriktirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gençler topraktan doğdukları için, elli yılda yine toprak haline geleceklerini mektuplarında yazdıkları gibi, "karanlıklar içine ve evrenin soğuk derinliklerine" gömüleceklerini ya da "herhangi bir yere" yollanacaklarını düşünmeğe kalkarlarsa, bu insanlar, daha şimdiden yaşamdan uzaklaşmışlardır, anlamına gelir bu. Yaşam kıskanç olduğundan, aylaklara hiç yüz vermediğinden, bu gençleri metafiziğin karanlık dehlizlerine şiddetle iterse, bunlar yaşama kızmasınlar. İnsanoğlunun kötülüklerinin eseri alan dış görünüşündeki çirkinliklerine rağmen, yaşam biyoloji bakımından sıhhatlidir, nabzı iyi atan, güçlü, cesur, kendisini bereketli kılacak insanlar ister, beri yandan da mastürbatörleri ve müraileri amansızca siler süpürür. Bana öyle geliyor ki, "insan ile evren arasındaki ilişkileri değerlendiren bütün felsefe sistemleri"nin en iyisi ve en doğrusu henüz var olmayan ama, kurulmak üzere olandır. Kurulmakta olan bu sistemin ne olacağını bilmiyorum. Zaten, bunu bulmak da benim işim değildir. "Aşk"ın sözünü etmeğe kalkışacak değilim. Bununla beraber şunu söyleyeyim ki, bana kalırsa cinsi münasebetler alanında gençler, işi basitleştirmeğe kalkışmışlardır ama, işi basitleştirenler ileride bunu çok pahalı ödeyeceklerdir. Bu kaba ve yüz kızartıcı basitleştirmeyi cezalandırma zamanının mümkün olduğu kadar çabuk gelmesini yürekten dilerim. Burada köpeklerin şöyle bir sözünü edip geçeyim. Köpeklerin insana karşı besledikleri dostluk duygularını benimsemek çok faydalıdır, ama, insanlar, geri kalan şeylerde, dört ayaklı dostlarını taklit etmemelidirler. Dünyadaki bütün olgular gibi, ölüm de bir inceleme konusudur. Bilim, ölümü gün geçtikçe daha dikkatli ve daha yorulmak bilmez bir şekilde incelemektedir. İncelemek, egemen hale gelmek demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, yaşama büyük iyilikler yapar. Yıpranmış olan, zamanını doldurmuş olan, yeryüzünde boşu boşuna kalabalık eden her şeyi mahveder, yok eder. Buna itiraz edilecek. Denecek ki, ölümün gücü ölüm henüz gelişmemiş olan çocukları esirgemez. Ölüm çoğu zaman bütün enerjilerini harcamamış, kullanmamış delikanlıları öldürür. Çok kabiliyetli, toplumsal bakımdan değerli bir çok kimseler genç yaşta öldükleri halde, bir takım kaba kimseler, budalalar uzun bir ömür sürmektedirler. Papağanlar yüz yıldan fazla yaşarlar, bunlar sık sık görülen şeylerdir. Buların hepsi doğru. Ama, bu üzücü olay hiç bir zaman "ölümün kör, ilkel, yenilmez gücü" ile izah edilemez, olsa olsa kötü ve yüz kızartıcı bir takım toplumsal ve iktisadi koşullarla açıklanabilir. Toplumsal bakımdan değerli insanların vakitsiz ölmeleri, başka bir patron tarafından kullanılmasından korkup, daha çabuk "faydalanılacak" bir emek gücü ile bakılan insana karşı aç gözlü "patron"un takındığı tavırdan doğmuş vücutça fazla çalışmadan ileri gelmektedir. Biliyoruz ki, yüzbinlerce işçi ve emekçi, emek güçlerinin son derece insafsızca sömürülmeleri yüzünden yıpranıyor ve vakitsiz ölüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar koleradan, tifüsten, sıtmadan, veremden, vebadan vb. ölüyorlar. Oysa, "uygar devletler" de bu, hastalıkları doğuran mikropların bulunması hiç de zorunlu değildir. Son derece güzel şehirlerin etrafında çamur ve pislik içinde yüzen dış mahallelerin bulunması, insanların buralardaki evlere pislik çukuruna tıkılır gibi tıkılmaları hiç de zorunlu değildir. Lüks oteller, toplumsal bakımdan iyi ve bakımlı hastaneler kadar gerekli değildir. Bu basit gerçekleri durmadan tekrarlamak çok sıkıcı bir şey, ama, fazla bilgisi olmayan kimselerin çıkarını göz önünde tutarak, bu basit gerçekleri tekrarlamak şart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalistlerin "uygar" iktidarına taraftar olanlar ve bu iktidarı savunanlar şu kanıdadırlar: Kıçlarını bit ısırmışsa, bundan ne bit, ne de kıç sorumludur, biricik sorumlu "doğa kanunu"dur. Hayır, bundan sorumlu olan, kalın kafalının rahat oturmağa alışmış olan kıçıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, Sovyetler Birliğinde çocuk eğitiminin ve analığı korumanın toplumsal koşulları iyiye doğru götürülmeğe başlanmış ve çocuklarda ölüm oranı derhal azalmıştır ve gittikçe daha da azalmaktadır. İşçilerin sağlığı ise, izin sistemi, "dinlenme evleri" vb. sayesinde güçlenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyoruz ki, tüfek, top, tank, uçak, patlayıcı maddeler, boğucu gazlar ve insanları kitle halinde öldürmekte kullanılacak türlü şeyler üretmek için "uygar devletler" bol bol hesapsız para harcarlar. İnsan öldürme gittikçe daha pahalıya oturmakta, ya işçiler tarafından çıkarılan, ya da insanlardan vergi olarak alınan binlerce ton altını yutmakta ve bu insanlar, verdikleri bu paraların karşılığı olarak, kurşuna dizilmekte, patlayıcı maddelerle parçalanmakta, zehirli gazlarla boğulmakta, denizlerin dibini boylamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Top, mitralyöz, dinamit, boğucu iperit gazı ve insanları kitle halinde öldürecek daha başka şeyler yapan silah fabrikatörleri yarının ulusların boğazlaşmasına büyük bir hararetle, ama, söylemeğe gerek yok, vaktiyle Doğunun zenginliklerini yağma etmek düşüncesiyle, Kudüs'ü zaptetmeğe, "İsa'nın mezarını kurtarmağa" hazırlanan orta çağ Avrupa'sı baronlarından çok daha düşüne düşüne ve daha metotlu bir şekilde hazırlanmaktadırlar. Arada şu fark var: "Korkusuz ve kusursuz modern şövalyelerimiz"in gözünde Kudüs, şehirlerde bankaların toplandığı caddeler, "İsa'nın mezarı" ise, para kasalarıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün kötü oluşu, yaşamda bir eser yaratmak için bütün güçlerini henüz tam olarak kullanamamış olan kimseleri öldürmesinden gelmez. İnsanlar birbirlerine karşı daha saygılı ve dikkatli davranırlarsa, ellerindeki imkanları sağlığın korunmasında, vücut bakımında doktor, ilgisinde, hastalıkların sebeplerini incelemekte daha cömertçe kullanmağa başlarlarsa, ölümün bu alandaki gücünü ve etkisini sınırlayabilirler. Bilim, çiçek hastalığını, kolerayı, kuşpalazını, vebayı, salgın hastalıkları, yüzbinlerce insanı vakitsiz öldüren bütün bu hastalıkları yenmiştir. Doktorlar gittikçe daha tecrübeli olarak ölüme karşı başarı ile mücadele etmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün kötü oluşu, insanların yüreğine saldığı korkunun etkisi ile bazı kimselerin en değerli güçlerini "ölümün sırrını" bulacağız diye, "soyut" felsefi araştırmalarla boşu boşuna harcamalarından gelir. Ama, felsefe lapayı bile bulmamış oysa, ölüme karşı girişilen mücadelede lapa ile kene otu yağı Schopenhauer'in ya da E. Hartmann'ın felsefesinden daha faydalı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün kötü oluşu, insanların yüreğine saldığı korkunun hafızalarda bir takım tanrılar, bir "ahiret" yaratmağa, cennet ve cehennem gibi uydurmalara sürüklenmesinden gelir. Bizim gibi maden mühendisi, madenci, demirci "ölümlüler" öteden beri yeraltı tanrısı Vulcanus'tan daha hünerliyizdir. Elektrik teknisyenlerimiz de yaşam için, şimşek ve gök gürültüsünün eski hükümdarı Jupiter'den daha faydalı ve daha güçlüdürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           "Ahiret", ilkel insanın heyecanlarından farklı olmayan heyecanlarımızın karanlık alanında bulunur. Çünkü ölüm korkusu hem bu heyecanlar, hem de "nevin muhafazası içgüdüsü" gizli eylemi üstünde hüküm sürer. Zaten, bu içgüdünün düşünülmeden olan eylemini de ölüm korkusu doğurur. Şu halde, "ahiret" gerçekten var olsaydı, önce sistemimizdeki gezegenler arası ilişkileri kurduktan sonra, sonra da dünyalar arasında ilişki kurduktan sonra, bu "ahiret" denilen şeyi evrenin herhangi bir yerinde keşfedecektir. Ama, bu, acele olan bir şey değildir. Biz, her şeyden önce, yeryüzündeki yaşamımızı iyice düzene sokmağa bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların yeryüzünde çektikleri cehennem azaplarını başka bir yerde rahat etmek boş hülyasıyla telafi etmek için rahiplerin ve "Kilise babalan"nın cenneti budalaca uydurduklarını tekrar tekrar söylemeğe gerek var mı? Bundan başka, böylelikle, göklerdeki bir cennet mutluluğu düşü, zenginlerin yeryüzünde sürdükleri yaşamın çekici ve göz alıcı parlaklığını yoksulların gözünde biraz karartacak, hatta söndürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün yüreklere saldığı korku, dinlerin yaratılmasına sebep olduğundan dolayı kötüdür, zararlıdır. İlkel insanların bilinçli yaşamının başlangıcında, bir din yaratmak, doğa olgularını bir düzene sokmak denemesi olduğu için, bu olguları insana benzeyen tanrılar şeklinde canlandırdığı için, aslında, korkutucu hiç bir şeyi kapsamayan bu halk yaratmasının belli bir toplumsal faydası da vardı. Düşüncenin, fantazinin, gelişmesine yardım ediyordu ve "sanat" yaratması olarak bugüne kadar hâlâ değerini kaybetmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahipler ve kilise adamları, sanat olarak, din yaratmasına son verdiler, halkın dini görüşlerinden anlamsız ve korkutucu bir takım ahlak sistemleri çıkardılar. Bu suretle, düşüncenin, dünyayı tanımanın ve öğrenmenin, fantezinin, düşüncenin gelişmesini uzun zaman sekteye uğrattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı şeytanlarla dolduran hıristiyanlığın-ki insan tarafından yaratılan insana benzer tanrıları şeytan kılığında gösterdi- uygarlığın ilerlemesi üstünde çok kötü etkisi oldu. Şeytanların gücünden korkup, insanlara dünyadan yüz döndürmeyi vaaz eden, insanlara en koyu batıl inançları aşılayan on binlerce cahil keşişi, papazı doğuran hıristiyanlıktır. Kilisenin tutucu sofuluğuna ve korkunç zulmüne düşüncelerine isyan edenler ise, bu keşişler tarafından şeytan çarpanı, dinden ve doğru yoldan sapanı sihirbaz, büyücü bir takım insanlar sayıldı, meydanlarda diri diri yakıldı. "Kutsal Engisizyonu" bulan sadece hıristiyanlıktı. Bu zulüm ve işkence kurumunun eşine hiçbir dinde raslanmaz. Engizisyon yedi yüz yıl içinde yüzbinlerce insanı "dinden ve doğru yoldan sapmış" ve "sihirbaz" diye ateşte yakmış, yüzbinlerce insanı da buna yakın cezalara çarptırılmıştır. Hıristiyanlığın bunca övülen "insanlığına" rağmen, Engizisyon, ancak Napoleon Bonaparte tarafından l800'de İtalya'da, l808'de İspanya'da kaldırıldı, sonradan tekrar getirilmeğe çalışıldı. Hristiyan kilisesinin bilime karşı giriştiği tutucu ve amansız mücadele Avrupa tarihinin en utanç verici olayıdır. Ama bu olay bugüne kadar ciddi bir şekilde incelenip aydınlatılmamıştır. Kilisenin kültürlü insanları manevi ve ahlaki bakımdan serseme çevirmesini şu olay gayet güzel anlatır: Birinci Paylaşım Savaşındaki emperyalist insan kıyımı sırasında Alman hıristiyanlar: "Tanrım, İngiltere'yi cezalandırın!" diye dua etmişler, İngilizler, Fransızlar, Ruslar insan öldürmek suçunu işlemekte kendilerine yardım etmesi için Sevgi tanrılarına, aynı duada bulunmuşlardı. Bana mektup gönderen okuyucularımın dinin "zorunluğu", "değeri" hakkındaki, bugünkü ahlakın temeli olan din hakkındaki, en son "avunma kaynağı olan din" hakkındaki sorularına yeteri kadar aydın bir şekilde karşılık verdiğimi sanıyorum. "Avunma"ya gelince, fikrimce, insanı en iyi avutan şey, makul çalışmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek oluyor ki, genellikle, dünyamızda her şey gayet basittir. Bütün meseleler ve sırlar insanın iradesiyle ve aklının gücüyle, yine insanın çalışmasında ve yaratıcı eserinde hal şeklini bulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanç verici gerçeği haklı göstermek ve insanları bu gerçekle bağdaştırmak isteyerek, herşeyi arap saçına döndüren ve karartan, kendini zeki bilenlerin "hilekar felsefesi"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada insan aklı dışında hiç bir makul güç bulunmadığını, yeryüzünün ve evren hakkındaki bütün görüşümüzün ancak aklımızda bir düzene konulduğunu, bugün de konulmakta olduğunu artık anlamamızın zamanı gelmiştir. Aklın eylemi dışında, buzulların hareketi, fırtınalar, depremler, kuraklık, aşılmaz bataklıklar, balta girmemiş sık ormanlar, hiç bir şey vermeyen çöller, vahşi hayvanlar, yılanlar, parazitler vardır. İnsanın dışında, yalnız karmaşıklık ve yıldızlar karmaşasının doldurduğu uçsuz bucaksız uzay vardır, insan bu karmaşıklığı, düşüncesiyle her şeyi bilmek ve öğrenmek içgüdüsü ile sağlam bir düzen getirmiştir ve getirmektedir: Tıpkı, bataklıkları kurutarak, çölleri sulayarak, dağlar arasından yollar açarak, vahşi hayvanların ve parazitlerin kökünü kurutarak ve iyi bir mülk sahibi olarak dünyaya bir "çeki düzen vererek" yeryüzünü bir düzene soktuğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun zulmeden, zülüm gören ya da arabuluculuk eden gibi üç tutumunu tayin eden toplumsal koşulların ortadan kaldırılması gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğanın ve devletin sınıf yapısının şu ya da bu şekilde çıkardığı maddi engeller, ya da, örneğin kilise gibi ideolojik baskıların şu ya da bu şekilde çıkardığı engeller ortadan kaldırılmalıdır. İnsandaki güçlerin, kabiliyetlerin özgür gelişmesini, kültürün gelişmesini engelleyen her şey kaldırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel faaliyetin bilimin, tekniğin ve sanatın türlü alanlarında parlak sonuçlar verdiği, hâlâ da vermekte olduğu, bu faaliyet egemen sınıfın "gelenekleri" ile, zevkleri ile menfaatleri ile tamamiyle bağdaşınca parlak sonuçlar verdiği, hâlâ da vermekte olduğu inkar edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama, bir kimse düşünceye, "geleneğe", evrensel bayağılığa, menfaatlere, alışkanlıklara aykırı hareket ettiği takdirde, bu menfaatler, bu alışkanlıklar, vb. arasında yeri olamaz. Bu insan ya zindana atılır, ya da diri diri ateşte yakılır. Sokrat ile Galile'nin başına gelenler, yaşayışın ve düşüncenin sağlam temellerini sarsmağa çalışan onbinlerce, yüzbinlerce insanın da başına gelmiştir. Uşaklık etmeyen, bundan ötürü de istenmeyen insanlara böyle işkence etmekle, evrensel bayağılık, kendini savunmak ve yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için kendisine mutlaka gerek olan o ikiyüzlülüğün ne kadar derin olduğunu bütün çıplaklığı ile göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyoruz ki, küçük burjuva bütün düşünceleri ve bütün duyguları ile tamamiyle bireycidir. Küçük burjuvanın başka türlü olmak elinden gelmez. Çünkü, küçük burjuvanın bireyciliği burjuva toplumunun asıl temelini oluşturan "kutsal özel mülkiyet kurumu"na dayanır. Her küçük burjuva felsefesinin hedefi, insanları, "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" yoluna, "sınıflar arasındaki asude işbirliği" yoluna götürebilecek biricik temel olarak bu "kutsal özel mülkiyet kurumu"nu güçlendirmek ve haklı göstermektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karl Marx'ın öğretisi bu felsefenin yalancı niteliğini gösterdiği gibi, 1914-1918 Birinci Paylaşım Savaşı, küçük burjuva etkileri ile güçle zehirlenmiş olan Avrupa işçi sınıfının örgütündeki yetersizlik yüzünden kurulmasına sebep olduğu faşizm gibi olaylar da bunun böyle olduğunu göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük-burjuva bireyciliğinin kişilik karşısındaki tutumu, bu bireyciliğin ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını tamamiyle ortaya koymuştur. Küçük-burjuva düşüncesi, genellikle, kişisel güçlerin ve yeteneklerin normal gelişmesini köstekler ve bozar. Burjuva devletinde, kişiliğin gelişmesi karmaşık bir ulusal çıkarlar ve sınıf çıkarları baskı sistemi ile, bir dini, felsefi, hukuki düşünceler sistemi ile sınırlanmıştır. Bu sistemin hedefi, insandaki "toplumsal hayvan"a has özellikleri geliştirmektir. Ama vardığı sonuç tersinedir. Gerçekte insanların çoğu bir azınlığa boyun eğen kuzu gibi hayvanlar haline gelir ve bu azınlığın çoğunluğu ezmesini kolaylaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlerin faaliyeti, en başta açgözlü bir sermaye birikiminde, yani resmi bir yağmada, sonra topluma karşı işlenmiş ve yasalar tarafından kovuşturulan suçlarda, yani küçük çaplı hırsızlıkta, haydutlukta, katillikte, en son cinsel taşkınlıklarda kendini gösterir. Enerji başka uygulama alanı bulamazsa, başka bir faaliyet alanı tarafından kullanılmazsa, enerjiye geniş bir uygulama alanı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karmaşık bir sınıf baskısı sisteminin az bir zorlaması, insanların duyguları, "bilinçaltı"ları üstündeki etkisi bunlarda anlayışsızlık ve yaşam karşısında korku doğurur, bunları bütün tanrıları ve dinleri yaratan ilkel atamız gibi düşünmeğe zorlar. İnsan dışında ve insana düşman "objektif güç" bulunduğunu ve bu güçleri yenemeyeceğini düşünmeye zorlar. Olaylar karşısında boyun eğmek insanı pasif hale getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın çelişkilerine sinirlenen, öfkelenen kimselerdeki heyecanlar ise, bilincin gelişmesini durdurur, karartır. Ama bu kimsenin "bilincin varlığı çoktan geçtiğini" düşünmelerine engel olmaz. Böyle bir ruh hali insan ile gerçek arasındaki ayrılığı daha da derinleştirir, insanı anarşist haline getirir, ona şu anlamsız kötü şeyleri söyletir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           "Onbeş yıldan beri yaşam benimle kedi fare ile oynar gibi oynuyor. Şimdi bütün öğretim yapanlardan nefret ediyorum. Ben onlardan daha zekiyim. Kendimi hiç düşünmeden, bunları cephede elde silah savunduğuma acıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           "Kendisi uğrunda" giriştiği kısır mücadelede daha şimdiden vahşi hale gelmiş bir insanın çığlığı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist rejim, insanları, zulmedenler-zulüm görenler, uzlaştırılması mümkün olmayanı uzlaştıranlar diye bölümlere ayırır. Kaldı ki, ispat edilen bu itiraz edilmez şeyi anımsatmaya bile gerek yok. Yine de, anımsatmak ister. Çünkü, yaşamda çabucak rahat bir mevki sahibi olmak isteyen bir çok genç bu acelenin kendilerini geçmişe doğru sürüklediğini belki de anlamıyorlar. Yine anlamıyorlar ki, sürüklendikleri geçmiş kanlı bir cambazhane sahnesidir, kapitalist gerçek bu kanlı meydanda bütün revasızlığı ile gemi iyice azıya almıştır, hümanistler ve arabulucular, uzlaştırıcılar bu kanlı meydanda insanın içini titreten birer soytarı rolü oynarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;Kaynak: &lt;a style="font-weight: bold; font-style: italic;" href="http://tr.wikisource.org/wiki/A%C5%9Fk,_%C3%B6l%C3%BCm..."&gt;Viki&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-5875916301455030494?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/5875916301455030494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=5875916301455030494' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5875916301455030494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5875916301455030494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/03/ask-olummgorki.html' title='Aşk, ölüm.../M.Gorki'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6201718665302318293</id><published>2009-02-03T04:23:00.000-08:00</published><updated>2009-02-03T04:33:50.035-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><title type='text'>Demokrasinin Sözcük Anlamı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bugün evrensel bir anlam kazanmış olan demokrasi sözcüğü, etimolojik olarak eski Yunancadan gelmektedir. Eski yunancada "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;demos&lt;/span&gt;" sözcüğü halk, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;krasi&lt;/span&gt;" sözcüğü ise iktidar yada egemenlik anlamına gelmektedir. Buna göre demokrasi sözcüğü, ilk olarak kullanılmaya başladığı antik yunanda, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;halkın egemenliği&lt;/span&gt;" anlamını ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözcük, antik Helen dünyasında belli bir siyasi rejimi ifade etmek için kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...peki bugün kü demokrasi anlayışı bu yapıya  uygun mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamı: Okulda Demokrasi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;JOHN DEWEY ve DEMOKRASİ ANLAYIŞI&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6201718665302318293?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6201718665302318293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6201718665302318293' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6201718665302318293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6201718665302318293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/02/demokrasinin-sozcuk-anlam.html' title='Demokrasinin Sözcük Anlamı'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-5507084426639333195</id><published>2009-01-06T17:40:00.000-08:00</published><updated>2009-01-06T17:48:21.676-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><title type='text'>3 Mesaj</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;Bu mesaj kısa süre önce maille geldi. Bunun duyurulması için, herkesin özverili olması gerektiğinden yayınlıyorum burada.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;-MESAJ 1-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çevrenizde tekerlekli sandalye ihtiyaci olan ve temin sansi bulunmayan kisiler var ise LÜTFEN&lt;br /&gt;BİLDİRiN!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altunizade Kulübü olarak temin edip kendilerine ücretsiz olarak verilecektir. .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erol AYVACIKLI- NGM Uluslararasi Tas.Tic.Ltd. Sti . Koşuyolu-İstanbul&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tel:&lt;/span&gt; 0216 326 41 66&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fax:&lt;/span&gt; 0216 326 33 53&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;-MESAJ 2-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Türkan SABANCI isimli tam donanimli bir okul var, görmeyen çocuklar icin. Hatta aralarında zeka yönunden kusurlu ama eğitilebilir öğrencilerde mevcut. Ancak görmeyen çok sayıda çocuk da var. İstenirse, yatili bölümü de var. Ama öğrenci sayısı kapasitesinin altındaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yer: &lt;/span&gt;Üsküdar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tel:&lt;/span&gt; 0-216-310 49 12&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Müdür:&lt;/span&gt; Feyzullah GÜLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center; font-weight: bold;"&gt;-MESAJ 3 -&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Veysel VARDAL Görme Engelliler İlkogretim Okulu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer: Sariyer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tel:&lt;/span&gt; 0-212-201 12 92&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Müdür:&lt;/span&gt; Muzaffer TEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu okullar öğrenci azlığından kapanma tehlikesi içinde. Oysa kimbilir, bu imkanlara muhtaç kaç çocuğumuz var çevremizde. Bize düşen görev, bu çocuklarımızı bulup bu imkanı onlara ulaştırmak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-5507084426639333195?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/5507084426639333195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=5507084426639333195' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5507084426639333195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5507084426639333195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2009/01/3-mesaj.html' title='3 Mesaj'/><author><name>Zgür</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8162545436878126562</id><published>2008-12-06T09:59:00.000-08:00</published><updated>2008-12-06T10:03:18.535-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Bu Gökyüzünde Grev var(Adnan Yücel)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;...bir grevin üstüne yağmur yağıyor&lt;br /&gt;ince ince tek tek&lt;br /&gt;ve çiseleyerek&lt;br /&gt;her damla bir&lt;br /&gt;grev gözcüsü&lt;br /&gt;her gökgürültüsü&lt;br /&gt;bir slogan&lt;br /&gt;açılıyor birdenbire&lt;br /&gt;pankartlar&lt;br /&gt;bu gökyüzünde&lt;br /&gt;grev var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Adnan Yücel&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8162545436878126562?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8162545436878126562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8162545436878126562' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8162545436878126562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8162545436878126562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/12/bu-gkyznde-grev-varadnan-ycel.html' title='Bu Gökyüzünde Grev var(Adnan Yücel)'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2739458823428504431</id><published>2008-11-29T17:19:00.000-08:00</published><updated>2008-11-29T17:38:05.385-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Atatürk'ün Anadolu'ya Geçiş Olayının İçyüzü</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://static.ideefixe.com/images/33/33149_2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 270px; height: 390px;" src="http://static.ideefixe.com/images/33/33149_2.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Atatürk' ün Anadolu' ya geçiş olayının içeriği hala tartışma konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görevi nasıl kopardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Hükümeti ve padişah bu görevi bilerek mi Atatürk'e verdiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa bir ''şaşkınlığın'' mı  sonucu oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.Kemal'in baskıya boyun eğmeyen bir kişiliği olduğu bilindiğinden, Anlaşıklar'l a  (İtilaf Devletleri) bir sürtüşmeye yol açılmaması için mi bir bakıma Anadolu'ya ''sürüldü''? Yoksa  Kurtuluş Savaşı' nı başlatsın diye mi bu olanak ve ortam ona hazırlandı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti' nin bu  yetenekli ve tanınmış generali, Anadolu' da halkı derleyip toparlayıp ülkeyi Mondros  Bırakışmasının kıskacından kurtarsın diye bizzat Padişah Vahdeddin' ce mi görevlendirildi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa Anadolu'ya bir General göndermek gerekiyordu da M.Kemal mi uygun görüldü?.. Bu  geniş, yetkin görevi M.Kemal kendi becerisiyle mi kopardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... yoksa olaylar M.Kemal'in dışında  mı gelişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular sürekli sorulur, tartışılır ve araştırılır. Biz belgeler, kaynaklar ve olayların  gelişimi açısından bakarak ve hakkı, hakkı olana verme ilkesinden hareket ederek olaya bir  açıklık getirmeye çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A - M.KEMAL'İN ĐSTANBUL'DAKİ ÇALIŞMALARI:  M.Kemal Osmanlı Devleti'nin sonunu açıklıkla görebilen bir kurmaydı. Bu nedenle I. Dünya  Savaşı'nın sonlarına varılırken, M.Kemal de etkin bir takım tasarı ve önlemler içerisine girdi.  Daha İstanbul'a gelmeden önce başlayan bu tasarı ve çalışmalar Samsun'a hareket edişine  dek bir takım aşamalardan geçerek olgunlaştı. Kısaca M.Kemal durum karşısında birçok yol  düşündü, izledi. Bunları sırasıyla görelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...bu kitap sn Baki Öz'ün kitabıdır ismi ise "Baki Öz - Atatürk'ün Anadolu'ya Gönderiliş Olayinin İçyuzu"dür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2739458823428504431?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2739458823428504431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2739458823428504431' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2739458823428504431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2739458823428504431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/11/atatrkn-anadoluya-gei-olaynn-iyz.html' title='Atatürk&apos;ün Anadolu&apos;ya Geçiş Olayının İçyüzü'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7295212679456063478</id><published>2008-11-17T17:37:00.000-08:00</published><updated>2008-11-17T17:45:15.318-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Grev...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.inankara.org/upresim/habermanset/2060.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 437px; height: 285px;" src="http://www.inankara.org/upresim/habermanset/2060.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çağdaş Sahne" tarafından sahneye konulan "Grev" adlı o-yun, Bursa, Balıkesir ve Adana valilerince yasaklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vali beyler, uzun süreden beri Ankara'da oynanan oyunun, kendi il sınırları içinde oynatılmasına izin vermemektedirler. Çağdaş Sahne'nin ortaklarından biri, Türkiye Devrimci işçi Sendikaları Konfederasyonudur. DİSK avukatları, Bursa valisinin yasaklama karan karşısında Danıştaya başvurarak, "yürütmeyi durdurma" kararı almışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat kim dinler Danıştayı?! "Devr-i Süleyman" bu!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda, hiçbir ilerici tiyatro, Anadolu kentlerinde o-yun oynayamamaktadır. Dostlar Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu ve Çağdaş Sahne gibi ileri ve devrimci toplulukların o-yunları ya valiler, ya da ülkücü komandolarca engellenmektedir.&lt;br /&gt;Valilere göre, toplumsal konulan ele alan oyunların oynanması sakıncalıdır. Çünkü bu oyunlarda, kurulu düzen eleştirilmekte, emekçilerin sömürüldüğü, düzenin bir avuç ayrıcalıklı kesimin egemenliği için sürdürüldüğü anlatılmaktadır. Öyleyse gelsin yasaklama kararları... Gart curt, vatan millet edebiyatı, iki üç telsiz emri, gizli yazılar ve Ankara'ya çakılan selamlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-  Emrinizdeyiz efendim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vali beyleri, batı ülkelerini gezdirip oralarda bu tür çağdışı yasaklar bulunmadığını, herkesin istediği oyunu oynadığını, dilediği kitabı alıp okuduğunu anlatsak, ne derler acaba? Ne diyecekleri bellidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu gibi konular milli bünyemize aykırıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki "milli bünye", cephe partilerinin parti programlarıdır. Düzeni eleştirmeyeceksin, sömürüden söz etmeyeceksin, faşizmin adını ağzına almayacaksın,&lt;br /&gt;işte o zaman, milli bünyeye DEVLET, SİLAH, ADALET uygun oyun oynamış olursun. Gerekçeler hemen hemen aynıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sakıncalıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valiler her nedense, işçi sınıfıyla ilgili oyunları çok sakıncalı bulmaktadırlar. Dostlar Tiyatrosunca sahneye konulan "Alpagut Olayı", bir grevi konu almaktaydı. Bu yüzden tiyatro sanatçısı Genco Erkal'ın başına gelmedik iş kalmadı. "Bu Ölü Kalkacak" ve "Bu Oyun Oynanmalı" oyunları da yasaklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Sahne tarafından, ortaklaşa yazılan ve sahneye konulan "Grev" adlı oyun da, Bursa'da, üç beş yıl önce girişilen "Tofaş" grevini konu almaktadır. Oyunun Bursa'da oynanmasının özel bir anlamı vardı: Devrimci işçiler, yaşadıkları grevi sahnede gözleriyle göreceklerdi. Bursa valisi buna engel oldu işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gerisimi&lt;/span&gt;: Gerisini merhum Uğur Mumcu'nun DEVLET, SİLAH, ADALET isimli kitabından okuyabilirsiniz...]&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7295212679456063478?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7295212679456063478/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7295212679456063478' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7295212679456063478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7295212679456063478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/11/grev.html' title='Grev...'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3545096876385241311</id><published>2008-11-03T05:44:00.000-08:00</published><updated>2008-11-03T05:52:10.006-08:00</updated><title type='text'>Blogumuzdan (Ç)alıntı Yaparak Gerçekleştirilen Bir Hırsızlık Daha!</title><content type='html'>Evet arkadaşlar daha önce başımıza gelen olay yine geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;Fikir hırsızlarını kınıyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Forum sefası isimli sitenin yazarı LiberterKedi arkadaşımız ile birlikte kurduğumuz oluşum diye söz ederek, blogta yayınladığımız yazıları (Ç)alıntı yapmaktadır. Kendilerine düzeltmeleri için uyarı mesajı yolladım. Takipçisi olacağım bu konunun. LiberterKedi ile konuştuğumuzda tanımıyorum bu kişiyi dedi. Olay açıktır ki fikir hırsızlığıdır. Fikir hırsızlığından dolayı kınıyorum bu yapıda ki her bireyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırsızlık mekanını görmek isteyenler &lt;a style="color: rgb(255, 0, 0); font-weight: bold;" href="http://www.forumsefasi.com/forumdisplay.php?f=27"&gt;burdan&lt;/a&gt; hırsızlığı görebilirler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3545096876385241311?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3545096876385241311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3545096876385241311' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3545096876385241311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3545096876385241311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/11/blogumuzdan-alnt-yaparak-gerekletirilen.html' title='Blogumuzdan (Ç)alıntı Yaparak Gerçekleştirilen Bir Hırsızlık Daha!'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7049532624964690718</id><published>2008-10-02T16:37:00.000-07:00</published><updated>2008-10-02T16:38:32.467-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>M.Kemal Atatürk</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img263.imageshack.us/img263/6977/56nt3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 443px; height: 342px;" src="http://img263.imageshack.us/img263/6977/56nt3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7049532624964690718?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7049532624964690718/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7049532624964690718' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7049532624964690718'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7049532624964690718'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/10/mkemal-atatrk.html' title='M.Kemal Atatürk'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8454204881947300243</id><published>2008-10-02T16:23:00.000-07:00</published><updated>2008-12-09T21:49:29.206-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Max Stirner- Meselemi Hiç' e Bıraktım</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Iy2-zj_xZUU/RqtFUvumFRI/AAAAAAAAALw/cif1EVhpCN4/s1600/10.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 238px; height: 229px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iy2-zj_xZUU/RqtFUvumFRI/AAAAAAAAALw/cif1EVhpCN4/s1600/10.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Nedir benim olması gereken!&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle iyinin meselesi, sonra Tanrı' nın, insanlığın, gerçeğin, özgürlüğün, hümanizmin ve adaletin; dahası halkımın, kralımın, anavatanımın; ve nihayet tinin ve binlercesinin. Sadece benim meselem asla benim olmamalıdır. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yuh be, egoiste bakın, sadece kendini düşünüyor!&lt;/span&gt;" Meseleleri için çalışmamızı gerekli bulan, hatta canımızı feda etmemizi ve meselelerine hayranlık duymamızı bizden bekleyenlerin kendi meselelerini nasıl gerçekleştirdiklerine bakalım bir kez de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı hakkında köklüce şeyler müjdelemekte olan sizler binlerce yıl "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;tanrısallığı derinliklerine kadar incelediniz&lt;/span&gt;"; ve Tanrı kalbine kadar uzanan sizler, meselesine hizmet etmekle vazifelendirildiğimiz o "Tanrı'nın kendi meselesini" nasıl icra ettiğini pekala bize açıklayabilirsiniz. Ve yaptıklarını da gizlemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neymiş peki Tanrı'nın meselesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize buyurduğu gibi yabancı bir meseleye mi tabidir, sevgi ve gerçeği kendisine maletmiş midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir yanlış anlama söz konusudur, buysa sizi çıldırtıyor; Tanrı meselesinin sevgi ve gerçek olduğunu, dolayısıyla sevgi ve gerçeğin Tanrı için yabancı bir mesele olamayacağını öğretmektesiniz. Tanrı'nın yabancı bir işi kendine meslek etmiş olduğu varsayımı, dolayısıyla bizim gibi zavallı karıncalarla benzeş olması sizi çıldırtıyor. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tanrı gerçek demek olmasaydı gerçeğe sahip çıkar mıydı&lt;/span&gt;"?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı sadece kendinden yana yontuyor, çünkü o bir bütünlüktür, dolayısıyla her şey onun meselesidir! Biz ama, biz bir bütünlük değiliz, dolayısıyla bizim meselemiz küçücük ve aşağılık bir iştir; işte bu nedenle de "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yüce bir meseleye hizmet etmek zorundayız&lt;/span&gt;". Şurası açıktır ki, Tanrı'yı sadece Tanrı ilgilendiriyor, onun meşguliyeti sadece kendisidir, sadece kendisini düşünüyor ve kendi gözünde yine sadece kendisi var; vay haline Tanrı'yı tatmin etmeyene. O, kendinden üstün herhangi bir varlığa hizmet etmiyor ve sadece kendisini tatmin ediyor. Onun meselesi tam anlamıyla egoist bir meseledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya insanlık, meselesini kendi meselemizmiş gibi görmemiz gereken o insanlık yüce bir varlığa mı hizmet etmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun meselesi bir başkasının meselesi midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yüce bir meseleye mi hizmet etmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, insanlık kendinden başka kimseyi görmüyor, meselesi kendisidir ve sadece kendisine faydası vardır. Amaçları ve istemleri uğruna halkları ve bireyleri acılara sürükleyip kullandıktan sonra, onlara teşekkür olsun diye tarihin çöplüğüne fırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın da meselesi tam anlamıyla egoist bir mesele değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendisinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor. Sadık yurtseverlerce savunulan şu halka bakın bir kez de. Halk için kanlı savaşlarda ölen ya da açlık ve sefaleti göze alarak savaşan yurtseverler, halkı ne derece ilgilendiriyor? Halk onların b.k yığınına dönüşen cesetleri arasında "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yeşeren halk&lt;/span&gt;" oluyor! Bireyler, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;halkın büyük meselesi için&lt;/span&gt;" ölürken, halk onlara arkalarından teşekkür yolluyor ve kadavralarından kendine kàr payı çıkarıyor. Buna ben okkalı bir egoizm derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de "Benim" dediği şeyleri şefkatle koruyan sultana bakalım. Sultan tam bir özgeci değil midir ve onun olan şeyler için yaşamını daima adamamış mıdır? Evet, "onun olanlar" için, tabii. Sen ona değil, kendine ait olduğunu göstermeye çalış ve bunu bir kez olsun dene: onun egoizmini reddetmekle zindanı boylayabilirsin. Sultanın meselesi kendisidir: o bir bütünlüktür ve kendisi için biriciktir ve "onun" olmak istemeyen birini tahammül edemez. Bu parlak önerilerden egoistin çok daha iyi hareket ettiğini anlayamıyor musunuz? Ben, kendi adıma bundan bir ders alıyor ve bu büyük egoistlere özgeci davranıp hizmet edeceğime, kendim egoist oluyorum. Tanrı'nın da, insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim. Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "i&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yi bir iş&lt;/span&gt;" olmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey benden üstün değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: H. İbrahim Türkdoğan Çevirisi.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8454204881947300243?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8454204881947300243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8454204881947300243' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8454204881947300243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8454204881947300243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/10/max-stirner-meselemi-hi-e-braktm.html' title='Max Stirner- Meselemi Hiç&apos; e Bıraktım'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iy2-zj_xZUU/RqtFUvumFRI/AAAAAAAAALw/cif1EVhpCN4/s72-c/10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6106507321837170277</id><published>2008-10-02T16:02:00.000-07:00</published><updated>2008-10-02T16:12:59.852-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anekdot'/><title type='text'>Eşitlik</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;(Ute Kabilesi) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6106507321837170277?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6106507321837170277/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6106507321837170277' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6106507321837170277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6106507321837170277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/10/eitlik.html' title='Eşitlik'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6915609396534646253</id><published>2008-10-02T15:51:00.000-07:00</published><updated>2008-10-02T15:56:53.475-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ağlayalım Atatürk'e</title><content type='html'>Ağlayalım Atatürk'e&lt;br /&gt;Bütün dünya kan ağladı&lt;br /&gt;Süleyman olmuştu mülke&lt;br /&gt;Geldi ecel, can ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu batı cenup şimal&lt;br /&gt;Aman tanrı bu nasıl hal&lt;br /&gt;Atatürk'e erdi zeval&lt;br /&gt;Memur mebusan ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'ün eserleri&lt;br /&gt;Söyleyecek bundan geri&lt;br /&gt;Bütün dünyanın her yeri&lt;br /&gt;Ah çekti, vatan ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrikalar icat etti&lt;br /&gt;Atalığın ispat etti&lt;br /&gt;Varlığın Türke terketti&lt;br /&gt;Döndü çarh devran ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ne kuvvet, bu ne kudret&lt;br /&gt;Var idi bunda bir hikmet&lt;br /&gt;Bütün Türkler İnön'İsmet&lt;br /&gt;Gözlerimiz kan ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tren hattı tayyareler&lt;br /&gt;Tükler giydi hep kareler&lt;br /&gt;Semerkantla Buharalar&lt;br /&gt;İşitti her yan ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz sağ olun Türk gençleri&lt;br /&gt;Çalışanlar kalmaz geri&lt;br /&gt;Mareşalin askerleri&lt;br /&gt;Ordular tümen ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zannetme ağlayan gülmez&lt;br /&gt;Aslan yatağı boş kalmaz&lt;br /&gt;Yalnız gidenler gelmez&lt;br /&gt;Her gelen insan ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzatma Veysel bu sözü&lt;br /&gt;Dayanmaz herkesin özü&lt;br /&gt;Koruyalım yurdumuzu&lt;br /&gt;Dost değil, düşman ağladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aşık Veysel&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6915609396534646253?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6915609396534646253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6915609396534646253' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6915609396534646253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6915609396534646253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/10/alayalm-atatrke.html' title='Ağlayalım Atatürk&apos;e'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7196034996640623575</id><published>2008-10-02T08:33:00.000-07:00</published><updated>2008-10-02T08:42:02.775-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Sanat, Yapıttan Yola Çıkarak Nasıl Tanımlanır?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.fotografya.gen.tr/issue-12/jerry/Jerrydata/18.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.fotografya.gen.tr/issue-12/jerry/Jerrydata/18.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sanatı yapıt kavramından vazgeçerek tanımlamanın çekiciliği gerçekten de yapıt ile sanat arasındaki bağıntıların sorunlar içermesinden kaynaklanmaktadır. Bu zorluk; Aristoteles 'te ifadesini bulan örnek biçimiyle Antik düşüncede yer almaktadır. Aristoteles, bir yandan yapıtı yüceltirken, öte yandan üretim etkinliğini hor görür:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gerekliliği söz götürmeyen yararlı sanatlar konusunda eğitilmiş olmak gerektiğine kuşku yok ama insanın her türlü işle değil de -özgür bir insana yaraşan ya da onu küçük düşüren işler vardır-, yaptığı şeyin onu tiksindirici banausos bir zanaatçıya dönüştürmediği işlerle uğraşması gerektiği de açık seçik ortada. Oysa, uygun olmayan her türlü işin, sanatın, bilginin zanaatçıya, bedene, ruha ya da akla uygun düşen her şeyin de özgür insana yaraştığını düşünmek gerekir. Bu yüzden, bedenin rahatını kaçıran bu tür sanatların zanaatçıya yaraştığını söylüyoruz, hatta bunu ücretli işler için de söylüyoruz. Çünkü bu sanatlar düşünceyi meşgul eder ve iğrençtir. Özgür insanın, bir yandan, liberal sanatlardan bazılarına bile kendini belirli bir noktaya kadar vermesinin yakışıksız olmadığını ama öte yandan, bu sanatlar konusunda kesin bir bilgiye sahip olmak için çok ısrarlı olmanın, yukarıda sayılan zararlara yol açacağını söylüyoruz.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;(Politika, VIII, 2, 1337-b4)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceler siyasal bir sorunu, geleceğin yurttaşlarına verilecek eğitim sorununu çözmeyi sağlıyor. Böylelikle bu insanlar özgür kılınmış, ortak çıkarlar üzerinde fikir yürütme, bu çıkarları etkinlikleriyle sağlama yeteneğini kazanmış yurttaşlar olacaklardır. Yalnızca kendi amacına yönelik olarak uygulanmayan, başka amaçlara yönelen, böylelikle de kendilerini benzeri işlere verenleri kendilerinin dışında bir amaca yönelmiş basit birer araç haline getiren etkinliklerin bu eğitimin dışında tutulması gerekir. Üretim etkinliği bu anlamda kölelere özgü bir etkinliktir, çünkü üreticiyi kendini yapıtın hizmetine vermiş bir araç haline getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üretim kavramını yeniden ele alan Hannah Arendt , bunun şaşırtıcı özelliğinin de altını çiziyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsan, homo faber (çalışan insan) olarak bir araca dönüşüyor ve bu dönüşme her şeyin ortalama bir değere gerilediği, içkin ve bağımsız değerini yitirdiği anlamına geliyor.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;[...] &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yunanlılar klasik dönemde, homo faber' in dünya karşısındaki bu tutumu yüzünden, sanatlar ve meslekler alanını, yani alet kullanılan, zevk için hiçbir şey yapılmayan, her şeyin başka bir şey üretmek amacıyla, bu şeyin sıradan bir düşünce ürünü olduğunu ve gerçekleştirilen eylemin çıkarları temel aldığını anlatabilmek için, 'dar kafali olarak çevrilebilecek banausos nitelikli alan olarak, niteliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu horgörünün şiddeti, Yunan heykel sanatının ve mimarlığının büyük ustalarının hiçbir biçimde bu değerlendirmenin dışında kalmadığını düşünecek olursak, bizi şaşırtmayı sürdürecektir." ("L'oeuvre", Condition de 1'homme moderne "Yapıt", Modern İnsarun Durumu içinde, Fr. çev G. Fradier, Agora, Pocket, 1983, s. 212).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de, bir yandan heykel yapmanın alçaltıcı bir etkinlik olduğu, öte yandan Phidias 'ın Olympos'ta yaptığı Zeus heykelini görenlerin boşuna yaşamamış oldukları, aynı anda nasıl söylenebilir? Ortaya koyduğu ürünün hayranlık uyandırdığı bir etkinlik, genelleştirme yapılarak nasıl hor görülebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tutum, üretim özgür değilse, amacının kendi dışında yer almasından dolayı, hayranlıkla izlenmesinin de böyle olacağı olgusuna dayanmaktadır. Hayranlıkla izlemenin kendinden başka amacı yoktur: bu etkinlik bu anlamda özgür bir etkinlik örneği oluşturmaktadır. Bu ayrım, sanatların içinde bile farklılık yaratmakta, bu farklılık, örneğin beden çalışması gerektiren mekanik sanatlar ile ortaya koyduğu ürünün entelektüel etkinlikle karıştığı liberal sanatlar ın birbirinden ayrılmasına yol açmaktadır. Bu horgörüden kurtulmak için heykelciler ve mimarlar, sanatlarının entelektüel yanının ağır bastığını ileri süreceklerdir. Örneğin hem resim, hem heykel yapan Leonardo da Vinci 'nin, bu iki sanatı birbirinin karşısına koyup, ağırlığı resme verirken yaptığı budur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Resim ile heykel arasında bunlardan başka şu farkları da buluyorum: heykelci, yapıtlarını ressamın harcadığından daha büyük bir çaba ile gerçekleştirir; ressam da kendi yapıtlarını ortaya koyarken daha büyük bir entelektüel çaba harcar&lt;/span&gt;" &lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7196034996640623575?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7196034996640623575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7196034996640623575' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7196034996640623575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7196034996640623575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/10/sanat-yapttan-yola-karak-nasl-tanmlanr.html' title='Sanat, Yapıttan Yola Çıkarak Nasıl Tanımlanır?'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-5900501146294237441</id><published>2008-09-29T02:36:00.000-07:00</published><updated>2008-09-29T02:48:08.371-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Nelly Arcan</title><content type='html'>&lt;span style="text-decoration: underline;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.electriques.ca/filles/res/photo/arcan_ne.1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 158px; height: 183px;" src="http://www.electriques.ca/filles/res/photo/arcan_ne.1.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Nelly Arcan 1975 yılında Eastern Townships doğdu ve günümüzde Montreal - Kanada' da yaşamaktadır. Şuan hala edebiyat öğrenimi görmektedir yazar. Yeraltı Edebiyatı kategorsinde eserler üretmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Arcan, yirmili yaşlarının başında Montreal' de fahişelik yaptığı sıralarda yaşadığı duygusal çalkantıları; kendi geçmişi, kişisel geçmişi ve kadınlığı üzerine düşüncelerini kaleme aldığını görürüz. Çok ilginç bir yaşamı sürdürmekteydi, geçmişinde yazar. Bir zamanlar fahişe olarak çalışan yazar o dönem içerisinde yaşadıkları ile hayatında oluşan fırtınaları, gördüğü ve bizzat yüzleştiği olayların, onda bıraktığı izlerden yola çıkarak eserler vermektedir. Daha yirmi yaşındayken tanımaya başladığı bu zorba hayatın içerisinde küçücük bedenini pazarlıyordu. Türlü türlü bastırılmış duyguları olan kişilerin hayatları içerisinde bir kesit olarak yer alıyordu. İşte yazar bunlardan yola çıkarak kalemine sarıldı ve en önemli eserlerinden biri olan "&lt;strong&gt;Fahişe&lt;/strong&gt;" adlı eseri yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı türkçeyede çevrildi. Ülkemizde de bir çok okuyucu kitlesine ulaşmıştı. Kitabı içerisinde maddi imkansızlıklar yüzünden kötü yola düşen, "&lt;strong&gt;Altın Kalpli&lt;/strong&gt;" bir fahise yok aslında. Bir yandan yakasını bırakmayan baştan çıkarma arzusu, bir yandan da hayatın kendisini ölümün kıyısına getiren bir seyir izlemesi yüzünden fahişeliğe sürüklenen genç bir kadınla; klişelere sığamayacak kadar gerçek, ete kemiğe bürünmüş bir fahişe ile karşı karşıya kalıyorsunuz bu eserde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralarda ikinci romanını üzerinde çalışmaktadır Arcan :) .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar bu en eski mesleği icra ederken ölmüş kız kardeşi'nin adını kullanan, kendi yarattığı cehennemde bir çıkış yolu ararken ailesini, arzularını, seçimlerini sorgulayan bir fahişeyi canlandırıyor. Fahişe her ne kadar gerçekçi bir roman, bir otobiyografi, itiraf, tanıklık olarak sunulsa da, Nelly Arcan için eseri&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt; "&lt;strong&gt;Edebi bir tarafgirliğin ve nefretin estetiğinin kendisini zaman zaman gerçeklikten uzaklaştırdığını &lt;/strong&gt;"&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;...söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.hermeskitap.com/catalog/images/975539436-2x7xv2e.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 156px; height: 236px;" src="http://www.hermeskitap.com/catalog/images/975539436-2x7xv2e.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yazar günlüğünün sayfalarından yükselen umarsızlık ve öfke dolu çığlığın, günün birinde kendisine edebiyat dünyasının kapılarını açacağından habersizdi elbette. İçinde hem arkaik hem de rahatsız edici bir şeyler barındıran bir hazzın ve mahremiyetiyle, utanç veren bir yıkımın çığlığı olan hayatının. Bir gün bu kadar popülerleşen bir eser olabileceğini hayal edemezken, tüm dünya'da beğeni ile okunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Arcan' ın hayata uyanışının evrelerini, yıllara yayılan bir "&lt;strong&gt;cehenneme iniş&lt;/strong&gt;" sürecini bir monolog, bir iç dökme şeklinde anlattığı Fahişe, Fransa' da yayımlandığında o bildik, yavan&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;color:red;" &gt;Edebiyat mı, değil mi, öz yaşam ne denli edebiyat olabilir.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;... tartışmasını bir kez daha gündeme getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte buradan çıkaracağımız üzere, ne katışıksız kurmacaya, ne de katışıksız otobiyografiye inanıyor Nelly.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21. yy başında kadın erkek ilişkilerine dair radikal bir kitap aslında bu eser. Ve yeraltı edebiyatına ilgi duyan herkesin kesinlikle okuması gerekn bir yapıt.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-5900501146294237441?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/5900501146294237441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=5900501146294237441' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5900501146294237441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5900501146294237441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/nelly-arcan.html' title='Nelly Arcan'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4531115278826674567</id><published>2008-09-29T02:15:00.000-07:00</published><updated>2008-12-15T03:37:02.935-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Mary Wollstonecraft Godwin Shelley</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.solarnavigator.net/mythology/mythology_images/mary_shelley_author_frankenstein.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.solarnavigator.net/mythology/mythology_images/mary_shelley_author_frankenstein.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Mary Wollstonecraft Godwin Shelley ilk bilim kurgu romaninin yaraticisi ve yazdığı romanlarla tanınan ünlü İngiliz yazardır. 30 Ağustos 1797 yılında Londra' da doğdu. Babası William Godwin, radikal siyasal görüşleriyle tanınan bir yazar, annesi Mary Wollstonecraft ise dönemin etkili bir kadın hakları savunucusuydu. Annesi doğumu sırasında ölünce, babası tarafından büyütüldü ve doğal olarak ondan ve arkadaş çevresinden oldukça etkilendi. Bu şartlar altında edebiyat ve felsefe'nin başlıca ilgi alanları olması kaçınılmazdı. Çocukluğunun büyük bölümünü kitap okuyarak, hikayeler yazarak geçiren Mary 1814' de, dönemin en gözde romantik şairlerinden Percy Bysshe Shelley' e aşık oldu. Percy Shelley' in evli olması nedeniyle İsviçre' ye kaçmak zorunda kaldıklarında Mary henüz 17 yaşındaydı. Babası William Godwin bu ilişkiye karşı çıktı. İki sevgili, Percy' nin eşinin 1816' da ölümünden sonra Londra' ya dönüp evlenebildiler. Ardından İtalya' ya yerleştiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frankenstein' in düşüncesi; Mary' de, 1816 yazında yarı uyanık olarak gördüğü bir kabus sebebiyle oluştu ve hikayeyi geliştirmesi için eşi tarafından desteklendi. Frankenstein ya da Modern Prometheus 1818 başlarında yayımlandı. Romanın doğuşunda, İngiltere' deki sanayi devriminin, Locke ve Hobbes gibi düşünürlerin etkisini de görmek mümkündür. 1822 yılında eşini bir tekne kazasında kaybeden Mary, Londra' ya döndü ve 1851 yılında ölünceye kadar profesyonel yazarlık yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Frankenstein&lt;/strong&gt;; kuşaktan kuşağa bir korku klasiği olarak aktarılsa da, öyküde doğrudan korkuya yapılan bir gönderme yoktur aslında. Katil, canavar denilen yaratık ve yaratıcısı Dr. Frankenstein kurbandır aslında. Modern çağa ve rasyonel aklın egemenliğine karşı romantik başkaldırının metaforudur onlar. Yani toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsüdür. Daha çok Frankenstein ile anılan Mary Shelley ayrıca, Lodore, Falkner (1837), Perkin Warbeck ve insanlığın yavaş yavaş yok oluşunu inceleyen ve 1826 da yayımlanan futurist bir roman olan The Last Man'in de yazarıdır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4531115278826674567?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4531115278826674567/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4531115278826674567' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4531115278826674567'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4531115278826674567'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/mary-shelley.html' title='Mary Wollstonecraft Godwin Shelley'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6679870165905970666</id><published>2008-09-28T11:13:00.000-07:00</published><updated>2008-09-28T14:50:25.866-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Mein Kampf - Adolf Hitler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.karalahana.net/resimler/mein-kampf.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 250px; height: 387px;" src="http://www.karalahana.net/resimler/mein-kampf.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu kitap Almanya'da yasaklansa da ülkemizde bir çok kişi tarafından okundu. Ses getirdi. Kendisinin yaptıkları faşistçe ve insanlık dışı olsada acaba neden bu kadar merak edilerek okunuyor bilmiyorum. Size bir parça sunmak istedim. Fikri olan belirtsin. Buyrun alıntımızı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kader beni, iki Alman devletinin tam sınırları üzerinde bir kasabada, Braunau am Inn'de dünyaya getirdi. Alman olan Avusturya, büyük Alman vatanına tekrar dönmelidir. Hem bu birleşme, iktisadi sebeplerin sonucu olmamalıdır. Bu birleşme, iktisadi bakımdan zararlı olsa bile, mutlaka olmalıdır. Aynı kan, aynı imparatorluğa aittir. Alman kavmi, kendi evlatlarını tek bir devlet halinde bir araya toplamadıkça, sömürge siyaseti çalışmalarında bulunmayı hak etmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman sınırları bütün Almanları ihtiva ettiği zaman bu nüfusu besleyemeyecek kadar güçsüz olduğunu tahakkuk ederse; bu kavmin hissedeceği gerek ve zorunlulukta yabancı topraklar elde etmek için hak sahibi olacaktır, işte o vakit, sapan yerini kılıca bırakacak ve temiz gözyaşları gelecekteki dünyanın ürünlerini hazırlayacaktır. Dünyaya gözlerimi açtığım şehrin durumu, yukarıda açıkladığım büyük ve şerefli bir görevin sembolü gibi görünüyordu. Bu şehrin büyük bir hatırası vardı. Bu hatıra her Alman milliyetçisini kendisine çekecek büyüklükte idi. İşte bu ıssız, bu köşede kalmış memleket yüzyıl önce milletimizin tarihinde ölmez olaylar görmüş ve hatırlandığında her milliyetçi Almanı üzecek bir faciaya sahne olmuşu. Almanya' nın yıkılmasına ramak kaldığı devrede Nürenberg' de kitapçı dükkanı sahibi olan, milliyetçi (nasyonalist) ve Fransız düşmanı Johannes Palm Almanya uğrunda canını vermekten çekinmedi. Feci olayda ki ortaklarını açıklamamakta gösterdiği cesaret her Almanın ders alacağı bir fedakarlık örneği idi. Leo Schlageter de fedakar kitapçının izinden yürümüştü. O da Johannes Palm gibi, kendi hükümetinin bir temsilcisi tarafından Fransa hükümetine gammazlanmıştı. Agusbourg'un polis müdürü olan Leo Schlageter, bütün Alman milliyetçilerini üzen, fakat feci olduğu kadar şerefli olan bir sonla karşılaşmıştı, işte Leo Schlageter'ın bu tutumu Severing Hükümetinin yeni Alman memurlarına örnek olmuştu. Annem ve babam 1890 yılına doğru kan itibariyle Bavyeralı, fakat siyaset bakımından Avusturyalı küçük Inn şehrinde ikamet ediyorlardı. Babam görevine bağlı bir memurdu. Annem ev kadını idi. Ev işleri ile meşgul olurdu. Annem ve babam çocuklarının üstüne şefkatle titrerlerdi. Hayatımın bu bölümleri bende çok az iz bırakmıştır. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra babam Braunau am Inn'den biraz daha uzakta Passan'da yeni bir göreve başladı. Passan asıl Almanya'da idi ve babam yine memurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde Avusturyalı memurların memuriyet hayatlarında birçok tayin, nakil ve takaslar söz konusu olurdu, işte bir gümrük memuru olan babam da bir müddet sonra Linz'e döndü. Babam Linz'de memuriyetteki görevine bir süre daha devam ettikten sonra emekli oldu. Emeklilik sevgili babam için hiçbir zaman bir dinlenme devresi olmayacaktı. Babam bir çiftçi ailesinin oğlu idi. Genç yaşta evini terk etmek zorunda kalmıştı. 13 yaşında iken çıkınını hazırlayıp köyünü terk etti. Köylülerin ısrarlı uyarılarına rağmen bir sanat sahibi olmak üzere Viyana'ya gitti. 1850 yılında cebinde sadece üç ecus ile böyle bir karar vermek, cesaret isteyen bir işti. 4 yıl Viyana'daki çalışması sonunda babam esnaflıkta biraz ilerlemişti. Ancak bu gelişme babama yeterli gelmiyordu. O günlerin yoksulluğu babamı daha iyi bir mevkie sahip olmak için mesleğini bırakmaya zorluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyde yaşarken papazın yaşayışı onun gözünde insanların yaşayışlarının en son sınırı olarak görünüyordu. Oysa şimdi büyük şehir onun fikirlerini değiştirmiş, yeni bir görüşün sahibi yapmıştı. Artık babam memuriyeti her şeyin üstünde tutuyordu. 17 yaşında henüz bir delikanlı iken her türlü yoksulluk ile karşı karşıya olmasına rağmen, kararlı bir şekilde hedefine ulaşmak için bütün fedakarlıklara katlanıyordu. Sonunda hedefine ulaştı ve 21 yaşında iken memur oldu. Böylece baba ocağına "adam" olduktan sonra dönmek üzere ettiği yemini yerine getirmiş oluyordu. Köyde kimse onu hatırlamıyordu ve o da köyü yabancı buluyordu. Şimdi 56 yaşında idi. emekli olmuştu, ama boş durmak istemiyordu. Avusturya'nın Lambach kasabasında arazi satın aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprağı işletmeye başladı. Uzun memuriyet görevinden sonra hayatının son halkasında tekrar aile kaynağına dönüyordu. Zevklerim, beni babamın hayatına benzer bir hayata itmiyordu. Konuşma yeteneğim, çocukluk arkadaşlarıma verdiğim, ikna edici ve daha doğrusu kandırıcı söylevlerle oluşmaya başladı. Kendi kendimi zor idare edebilen küçük bir lider olmuştum. Bu arada iyi bir öğrenci olduğumu da söyleyebilirim. Çalışmak bana kolay geliyordu. Boş zamanlarımda "Lambach Chanoine"lerin yanında şan dersleri takip ediyordum. Dini yortuların ihtişam dolu gösterileri beni mest etmeye yetiyordu, işte bu durum tıpkı babam gibi düşünmeme sebep oluyordu. Köyünün papazının yaşayışı babamı nasıl büyülemiş ise, muhterem peder Abbe de benim gözümde büyüyor ve bana hedef olarak gözüküyordu. Konuşma yeteneğim babam tarafından takdir edilmiyordu. Ailem benim davranışlarımdan dolayı endişeleniyordu. Konuşma hevesim yavaş yavaş kaybolurken, kişiliğime daha uygun becerilerim ortaya çıktı. Babamın kütüphanesinde elime geçen askeri konularla dolu çeşitli kitapları ve 1870 - 1871 Alman Fransız savaşlarına ait yazıları büyük bir dikkatle okuyordum. Kısa zamanda kahramanlık, ahlaki düşüncelerimde birinci sıraya geçti. Savaşa ve askerliğe ait şeylerin tamamını her türlü kaynaktan toplamaya başladım. Bu, aynı zamanda bir gerçeğin ortaya çıkışıydı ve bazı sorular aklımı karıştırmaya başladı. Öyleya, bu savaşları yapan Almanlarla diğerleri arasında fark var mıydı? Babam dahil bütün Avusturyalılar neden bu savaşa katılmadılar? Bizler (yani Avusturyalılar) diğer Almanlarla aynı değil miydik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular beynimin içinde dönüp duruyordu. Sonunda bütün Almanların Bismarck Hükümeti'ne dahil olmak saadetine sahip bulunmadıkları hükmüne vardım. Nihayet eğitim zamanı gelip çattı. Babam benim davranışlarımdan lise eğitimi için bir becerim olmadığı sonucuna varıyordu ve benim için Realschule'yi daha uygun buluyordu. Babamın bu karara varmasına biraz da resim alanındaki yeteneğim sebep oluyordu. Babam Avusturya liselerinde resim dersinin geçiştirildiğini söylüyordu. Kendi hayatının zorluklarla dolu çalışma dönemi, onu, gözünde uygulamada hiçbir faydası olmayan "humanites"den uzaklaştırıyordu. İşin esasına bakılırsa babam, beni de kendi gibi memur yapmak istiyordu. Yoklukla geçen gençlik devresinden sonra elde ettiği küçük mevki babamda bu kararın doğmasına sebep oluyordu. Hatta benim daha da yüksek bir memuriyete girmemi istiyordu. Amacı benim hayatımı kolaylaştırmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vakitler kendi hayatının en büyük halkalarını oluşturan şeyin, benim tarafımdan kabul edilmemesine bir türlü akıl erdiremiyordu, işte bu yüzden babamın kararı basit, emin ve çok doğaldı. Hayat kavgasının kazandırdığı çelik gibi bir karaktere sahip olan babam, benim, daha doğrusu tecrübesiz bir delikanlının geleceği hakkında karar vermesine izin vermiyordu. Fakat sonunda iş bambaşka oldu. Babam beni memur yapmak istiyordu. On bir yaşımda idim. Derhal babama karşı çıktım. Memur olmak istemiyordum. Öğüt ve sert hareketler beni yenemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam kendi hayatına ait bir sürü hikayeler anlatarak bende de memur olma isteği uyandırmak için bir hayli çaba harcadı. O ne kadar çaba gösterdi ise ben de o kadar direndim. Aslında anlattığı öyküler bende hep olumsuz etki yaptı. Günün birinde karanlık bir odada masa başında oturacağımı, daha doğrusu hapis olacağımı ve vaktimi istediğim gibi harcayamayacağımı, günlerimi birtakım kağıtların arasında geçireceğimi düşündükçe memuriyete karşı duyduğum tiksinti gittikçe kabarıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Realschule'ye devam ettiğim sürece vaktimi geçirmek hususundaki daha önceki alışkanlıklarımda bir değişiklik olmadı. Okulun öyle uzun çalışmayı gerektirmeyen dersleri, benim zamanlarımı açık havada değerlendirmemi sağlıyordu, îşte bugün siyasi düşmanlarım, benim gençliğimde neler yaptığımı ortaya koymak için, çocukluk devreme varıncaya kadar hayatımın bütün devrelerini büyük bir dikkatle araştırdıkları zaman, bana mutlu günlerimi tekrar yaşama fırsatı vermiş oluyorlar. Bu yüzden kendilerine teşekkür ederim. Realschule'ye devam ettiğim günlerde yaşayışımda bir değişiklik olmadı. Babamın beni memur yapma çabaları ve benim direnmem devam ediyordu. Bu duruma tahammül ediyordum. Kendi düşüncelerimi gizleyebiliyor, böylece babamla devamlı bir çatışma içine düşmüyordum. Hiçbir zaman memur olmama kararım kesindi. Bu karar beni mutlu yaşatmaya yetiyordu. Fakat sonunda babamın düşünceleri, benim idealim ile karşılaşınca işler çatallaştı o sıralarda on iki yaşımda idim. Bir gün ressam olmam gerektiğine karar verdim. Bu nasıl oldu, şimdi tam hatırlayamıyorum. Desinatörlük yeteneğim su götürmezdi. Hatta babamın beni Realschule'ye kayıt ettirmesinin sebeplerinden biri de bu yeteneğimi görmüş ve sezmiş olmasıydı. Ancak babam, benim ressam olacak kadar bu yeteneğimi geliştireceğimi aklına getirmiyordu. Onun tek düşüncesi beni memur yapmaktı. Bundan uzak durduğumu gördüğü ve tam olarak anladığı zaman ilk defa bana ne olmak istediğimi sordu. Ben kararımı çok önce vermiştim. Derhal şu cevabı verdim: "Ressam" Babamın adeta dili tutulmuştu. Önce benden şüphe etti. Sonra yanlış işittiğini sandı. Fakat düşüncelerimi ve idealimi tam öğrenince, şiddetle karşı koydu. Benim yeteneğimle ilgili düşüncelerime hiç önem vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ressam mı olmak? Hayır... hayır... asla!.." diyordu. Fakat kendisi ne kadar inatçı ise, onun oğlu da, yani ben de, o kadar inatçı idim. inatçılık babadan oğla geçmişti. Baba "asla" deyip duruyordu, ben de "her şeye rağmen" diye direniyordum. Çatışma böylece kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karşıtlığın sonuçları pek hoş değildi. Babamın hayatı acılarla doluydu. Ben kendisini çok seviyordum. Oysa babam ressam olmak isteğini benden tamamen çekip koparmaya çalışıyordu. Sonunda ben biraz daha ileri giderek, artık öğrenim yapmayacağımı söyledim. Otoritesini kuran babam, benim bu çıkışlarıma kulak asmadı, yeniden ben oldum. Böyle olunca ben de dikkatli bir sessizliğe büründüm. Realschule' den istifade edemediğimi görünce babamın ister istemez arzuladığım hedefe doğru beni rahat bırakacağını hayal ediyordum. Bunda başarılı olacak mıydım? Bilmiyordum. Bilinen bir şey varsa, o da benim okulda başarısız bir öğrenci olduğumdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuldaki başarısızlığım gözle görülür gibiydi. Hoşuma giden derslere çalışıyordum. Zevkle çalıştığım derslerden tam not, diğerlerinden ise "orta" ve "zayıf " notlar alıyordum. En çok tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordum. İşte bu sıralarda "milliyetçi" oldum ve tarihin gerçek anlamını anlamayı, idrak etmeyi ve bu konuya nüfuz edebilmeyi öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Avusturya'nın sınırlan içinde çeşitli milletler yaşıyordu. O günlerde Reich'a mensup olanların, böyle bir devlette herhangi bir kimsenin, günlük hayatının ne şekil alabileceğini tanımlaması çok zordu. Kahraman orduların büyük zafer yürüyüşlerini andıran Alman Fransız Savaşı'ndan sonra, Almanların sınırlarının ötesinde kalan Alman topraklarına, duyulan ilgi her geçen gün biraz daha azalıyordu. Çoğu kimse bu dışarıda kalan Alman topraklarının değerini bilmeye yanaşmıyor veya bu iş de aciz kalıyordu. Özellikle Alman olan Avusturyalılar çöküş halinde bulunan bir hanedan ile, sağlam bir ırkı birbirine karıştırıyorlardı. Gerçekten de elli iki milyonluk bir devlete kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini kabul ettirebilmeleri için Avusturyalı Almanların en iyi ırk olmaları gerekirdi. Halbuki Almanya'da, Avusturya'nın bir Alman devleti olduğu sanılıyordu. Bu tanım büyük bir hataydı. Öyle ki çok kötü sonuçlar verebilirdi. Fakat bu hatalı tanım, doğudaki on milyon Alman için gurur verici bir görüştü. Reich'a dahil olan Almanlardan pek çoğu, Avusturya'da Alman dilinin ve Alman okullarının zaferi için daha doğrusu Avusturya'da Alman kalabilmek için devamlı şekilde çalışmanın gerektiğini bilmiyordu. Bugün bu üzücü gerçek, Reich'ın tarihinde yabancı egemenliği altında müşterek vatan düşünen, dikkatlerini bu düşünceye toplayan ve hiç olmazsa ana diline kutsal hakkı elde etmeğe çalışan birkaç milyon ırkdaşımız tarafından görülmektedir. Fakat bununla beraber, ırkı için mücadele etmenin ne demek olduğu daha büyük bir çevrede idrak edilmektedir. Hiç şüphe yok ki, bazı kimseler Reich'ın doğu sınırındaki Almanlığın büyüklüğünü takdire yanaşıyorlardı. Avusturya asırlar boyunca bu Almanlığı doğuya karşı korudu ve daha sonra da ufak çapta savaşlarla Alman dilinin sınırlarının daralmasına engel oldu. Bu direniş sırasında ise, Reıch sömürgelerle ilgileniyor, fakat kapısının eşiğindeki kendi kanını ve kendi elini önemsemiyordu. Her zaman, her yerde ve her kavgada görüldüğü gibi eski Avusturya'nın diller rekabetinde de üç çeşit insan göze çarpıyordu: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mücadele edenler, suya sabuna dokunmayanlar ve hainler.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruma ilkokullardan itibaren rastlanıyordu. Halbuki gelecek nesillerin, yetişip meydana çıktıkları bu yerlerde "dil kavgası"nın bütün şiddeti ile hüküm sürdüğüne dikkat edilmesi gerekirdi, işte burada "çocuğu fethetmek" söz konusudur. Kavganın ilk daveti çocuğa hitap etmek olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman erkek çocuğu, bir Alman olduğunu unutma. Alman kız çocuğu bir gün gelecek bir Alman annesi olacaksın, daima bunu düşün. Gençliğin ruhunu anlamasını bilen kimse, onların böyle bir daveti büyük bir sessizlik ve neşe ile dinleyebileceğini de takdir edebilir. Gençlik daha sonra mücadeleyi çeşitli zorluklara rağmen, kendisine göre ve kendisine özgü silahları ile idare edecektir. Yabancıların şarkılarını söylemekten kaçınacaktır. Gençlik, Alman şan ve şerefinden uzaklaştırılmaya ne kadar uğraşılırsa o bu adi mücadeleye o kadar karşı koyacaktır. Kendi harçlıklarından arttırarak, savaş hazinesi biriktirecektir. Yabancı öğretmenlere karşı asi olacak ve daima uyanık bulunacaktır. Kendi ırkının yasaklanmış sembollerini takacak ve bu hareketinden dolayı ceza görmekten ve hatta dayak yemekten ayrı bir sevinç duyacaktır. Yani gençler, büyüklerin doğru birer örneği olacaklardır. Hatta bu küçük örneklerin ilhamlarının, büyüklerden çoğu zaman daha üstün olduğu görülecektir. İşte ben de çok genç olduğum bir sırada Avusturya'nın milliyetler arasındaki mücadelesine katılmak fırsatım elde ettim. Güney bölgesi ve Ligue okulu için yardım toplandı. "Bluet'lerle ve siyah-kirrmzı-sarı renklerle ruhlarımız coşmuş bir halde "heil" diye bağırıyorduk. ihtar ve cezalara rağmen imparator marşı yerine "DEUTSCHLAND ÜBER ALLES"i söylüyorduk, işte milli demlen bir devletin tebaalarının ırklarına ait dillerinden başka bir şey bilmedikleri bir sırada biz gençler böyle terbiye görüyorduk. Ben hiçbir vakit suya sabuna dokunmayan "gevşek insanlar "in arasında bulunmadım. Hatta kısa bir süre sonra müteassıp bir "Milli Alman" oldum Gerçi benim bu durumum, bugün bu adı taşıyan partinin ifade ettiği anlamdan çok daha başka bir şeydi. Bu gelişme bende çubuk oldu. On beş yaşında iken, hanedan vatanperverliği ile milliyetçiliğini birbirlerinden ayırmaya ve ırk milliyetçiliği lehinde açık fikir beslemeğe başlamıştım. Habsburg monarşisinin iç durumunu incelemek zahmetine katlanmamış olanlar, böyle bir tercihi değerlendirmekte zorluklarla karşılaşırlar. Bu devletin kaderi bir eğilim beslemek, ancak okulda gösterilen tarih derslerinden doğardı. Gerçekte Avusturya'nın kendine özgü bir tarihi yoktu.Bu devletin kaderi Alman olan her şeyin varlığına ve gelişmesine öyle bağlıdır ki, tarihte Alman veya Avusturya tarihi diye bir ayrım yapılması asla akla getirilemez, işte Almanya'nın tarihi… Almanya iki devlete bölündüğü zaman parçalanmıştı. Eski imparatorluğun görkeminden Viyana'da korunabilmiş olanları, ileri bir topluluğun garantisi olmaktan çok, prestij yönünden bir etki yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Habsburglann yıkıldıkları gün, Alman olan Avusturyalıların kalplerinden ana topraklara katılmak lehinde içgüdüye dayanan bir ses yükseldi, işte herkesin kalbinde uyuklayan sonsuz hissi ifade e-den bu istek, ancak tarih dersinin verdiği terbiye ile beslenen ve hiçbir zaman kurumayan, hatta unutulduğu günlerde bile, o anın rahatım bir kenara itip, geçmişin sesinin yavaşça yeni bir geleceği fısıldamasını sağlayan kaynak ile anlatılabilir. Bugün dahi ilkokulların üst sınıflarında dünya tarihinin okutuluşu çok hatalıdır. Öğretmenlerin pek çoğu tarih dersinin amacının sadece tarihleri ve olayları öğretmekten ibaret olduğunu sanıyorlar. Bir savaşın başlangıç veya bir mareşalin doğum, bir hükümdarın tahta geçiş tarihlerini bilmek hiç önemli değildir. Tarih okumak, tarihsel olayları doğuran ve gerektiren sebepleri öğrenmek ve araştırmaktır. Okumadaki esas ustalık şuradadır: Esaslı olanı saklamak, ayrıntıları ise unutmak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6679870165905970666?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6679870165905970666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6679870165905970666' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6679870165905970666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6679870165905970666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/mein-kampf-adolf-hitler.html' title='Mein Kampf - Adolf Hitler'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6218600972419778620</id><published>2008-09-28T11:05:00.000-07:00</published><updated>2008-09-28T11:11:48.181-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ustalardan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Kürek Çekmek</title><content type='html'>Akşam.&lt;br /&gt;Önden kayıyor&lt;br /&gt;İki lastik kayık,içinde&lt;br /&gt;iki çıplak genç adam:&lt;br /&gt;Yanyana kürek çekerek&lt;br /&gt;Konuşuyorlar.&lt;br /&gt;Konuşarak&lt;br /&gt;Kürek çekiyorlar&lt;br /&gt;yanyana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bertolt Brecht&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçesi: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yüksel Pazarkaya&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6218600972419778620?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6218600972419778620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6218600972419778620' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6218600972419778620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6218600972419778620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/krek-ekmek.html' title='Kürek Çekmek'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4193286653596681002</id><published>2008-09-19T02:52:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T02:58:24.917-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Konu Dışı'/><title type='text'>Forum Aktif</title><content type='html'>Dip Kültür olarak oluşturmaya çalıştığımız gözden kaçırdığımız kültürel zenginlikleri, ve edebiyat&amp;amp;sanat verilerini bir alanda topladığımız blog'a ek olarak bu oluşumu entegre ettik. Duyurusunu yaptığımız forumu LiberterKedi ve ben oluşturduk. Ayrıca Aramıza Salome isimli arkadaşımızda Liberter Günce' den bizi bularak katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi deneyelim diyoruz gerisi kuyuya düşenlere kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center; color: rgb(204, 255, 255); font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-family: lucida grande;font-size:180%;" &gt;&lt;a href="http://dipkultur.dailyforum.net/"&gt;Dip Portal&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4193286653596681002?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4193286653596681002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4193286653596681002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4193286653596681002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4193286653596681002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/forum-aktif.html' title='Forum Aktif'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4807150027943220835</id><published>2008-09-19T02:37:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T02:49:32.884-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Oğuz Atay</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.beybun.com/haberresim/o%C4%9Fuz-atay.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 260px; height: 260px;" src="http://www.beybun.com/haberresim/o%C4%9Fuz-atay.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Oğuz Atay, 1934 İnebolu/ Kastamonu'da doğmuştur. Atay, Türk Edebiyatı' na tarzıyla bambaşka bir bakış açısı katmıştır. Yeni dönem türk edebiyatına kazandırdığı "Tutunamayanlar" romanı ile hafızalara kazındı. Babası Cemil Atay eski bir milletvekili aynı zamanda da bir hukukçuydu. 5 yaşındayken ailesiyle birlikte Ankara' ya gelen Atay, Ankara Maarif Koleji' ne, ardından da İTÜ İnşaat Fakültesi' ne girdi. 1957 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra inşaat branşında akademisyenlik yapmaya başladı. İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladı. İlk romanı, Atay' ın çarpıcı tarzını ortaya koyan "Tutunamayanlar" oldu. Roman, 1970' te bitti ancak 1972' ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında "Tutunamayanlar"la TRT Roman Ödülü' nü kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın kurgusu, yazarın tarzı ve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı. 1973 yılında yazar, "Tehlikeli Oyunlar" adlı ikinci romanını yayınladı. Bunu 1975 tarihli "Bir Bilim Adamının Romanı" izledi. Bu roman, Atay' ın 1911-1967 yıllar arasında yaşamış hocası Prof. Mustafa İnan'ın hayatını anlatır. Yine 1975'te "Korkuyu Beklerken" adlı öyküsü, 1985’te "Oyunlarla Yaşayanlar" adlı oyunu yayınlanmış, bu oyun Devlet Tiyatroları' nda sergilenmiştir. 1987' de "Günlük", 1998’de ise "Eylembilim" kitapları çıkmıştır. Bunların dışında 1975' te doçentlik ünvanı alan Atay, aynı yıl "Topografya" adlında bir kitap yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atay, beynindeki tümör nedeniyle bir süre Londra’da yaşadı ve burada tedavi gördü. Ancak 13 Aralık 1977’de İstanbul’da öldü. Bu sırada “Türkiye’nin Ruhu” adlı kitabını yazmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümünden sonra Atay’ın hayatı üzerine yayınlanan kitaplar; “Oğuz Atay’da Aydın Olgusu” (Yıldız Ecevit – 1989), “Oğuz Atay’ın Dünyası” (Tatjana Seyppel – 1989) ve “Ben Buradayım” (Yıldız Ecevit – 2005) idi. Sağlığında Atay’ın kitapları pek ilgi görmemişti ancak ölümünden sonra durum tam tersine döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Atay romanlarında toplumun içinde hep varolan ancak daha once cesurca irdelenememiş karakterleri anlatır. Cümlelerine Batılılaşma sürecindeki bireylerin yaşamları, toplumdan kopuşları ve özellikle iç çelişkiler mükemmel bir şekilde sindirilmiştir. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4807150027943220835?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4807150027943220835/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4807150027943220835' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4807150027943220835'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4807150027943220835'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/ouz-atay.html' title='Oğuz Atay'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-9052094214637777559</id><published>2008-09-18T00:15:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T02:24:11.903-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Sokratesin Savunması</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.metanastis.com/eicones/SOKRATES-CONIUM.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 439px; height: 187px;" src="http://www.metanastis.com/eicones/SOKRATES-CONIUM.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aslında ağzımı açar açmaz büyük bir konuşmacı olmaktan nasıl uzak olduğumu göstereceğimi bile bile bunu söylemleri bana çok utanmazca göründü—hiç kuşkusuz usta bir konuşmacı ile demek istedikleri şey gerçekliği dile getiren biri değilse. Ama demek istedikleri buysa, usta bir konuşmacı olduğumu kabul ederim, hiç kuşkusuz onlarla aynı tarzda olmamak üzere. Evet, dediğim gibi, söyledikleri arasında gerçek tek bir sözcük bile yok; ama benden yalnızca gerçeği işiteceksiniz. Gene de, Atinalılar, onlarınki gibi güzel sözlerle ve deyimlerle süslenmiş bir konuşma biçiminde değil. Hayır, hiç de değil; benden duyacaklarınız dosdoğru o anda aklıma gelen sözler ve uslamlamalar olacaktır; çünkü söylediklerimin haklılığına inanıyorum. Aslında, benim gibi yaşlı bir insana sizlerin karşısına sözlerini hoş göstermeye çabalayan genç bir söylevci gibi çıkmak yakışmaz—ve kimse benden bunu beklemesin. Ama, Atinalılar, sizlerden bir ricada bulunmam gerekiyor: Eğer kendimi alışıldık tarzımda savunursam, ve eğer pazar yerlerinde ya da başka yerlerde kullanma alışkanlığında olduğum sözleri kullandığımı duyarsanız, şaşırmamanızı ve bu yüzden sözümü kesmemenizi isteyeceğim. Çünkü yaşım yetmişin üstünde, ve şimdi ilk kez bir mahkeme önüne çıktığım için buranın diline oldukça yabancıyım. Bu yüzden bana sanki gerçekten de bir yabancıymışım gibi, eğer büyürken işittiği kendi lehçesinde ve kendi ülkesinin tarzında konuşursa bağışlayacak olduğunuz biri gibi bakmanızı istiyorum. Sizlerden haksız bir istekte mi bulunuyorum? Lütfen tarzıma aldırmayın, iyi olabilir ya da olmayabilir; ama yalnızca sözlerimin haklı olup olmadığını düşünün ve yalnızca bunu dikkate alın. Çünkü yargıcın erdemi budur, tıpkı konuşmacının erdeminin gerçeği söylemek olması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için doğru olan şey ilkin bana yöneltilen ilk yalancı suçlamalara ve beni ilk suçlayanlara karşı savunma yapmaktır, ve ardından daha sonraki suçlamalara ve suçlayıcılara geçeceğim. Bu ayrımı yapıyorum çünkü sizden önce birçokları tarafından yıllarca yalan yanlış suçlandım; ve bunlardan Anitus ve arkadaşlarından olduğundan daha çok korkarım, üstelik onların da kendi yollarında oldukça tehlikeli olmalarına karşın. Ama sizleri daha birer çocukken yakalayıp kafalarınızı bana karşı doğru olmayan suçlamalarla dolduran ötekiler çok daha tehlikelidir. Bunlar bir Sokrates'ten, yukarıda gökyüzündeki şeyler hakkında kafasını yorup aşağıda yeraltındaki şeyleri araştıran, zayıf uslamlamayı kuvvetliye çeviren bir bilge insandan söz ettiler. Beni korkutan suçlayıcılar bu masalı yayanlardır, Atinalılar; çünkü onları dinleyenler böyle şeyleri araştıranların tanrılara tapınmaya bile inanmadıklarını sanırlar. Dahası, bunlar sayıca kalabalıktır, ve bana karşı suçlamaları eskilere gider, ve üstelik bu suçlamaları onlara en kolay inanabileceğiniz çağda yaptılar—çocukluğunuzda, ya da belki de gençliğinizde; ve yargı gıyaben verildi, çünkü beni savunacak kimse yoktu. Ve tüm bunların içinde en usdışı olanı suçlayıcılarımın pekçoğunu tanımamam ve adlarını bile bilmememdir—tek bir durum, bir güldürü ozanının2 durumu dışında. Kıskançlık ve çekememezlikten sizi bana karşı döndürmüş olanların tümü—ki bunlardan bir bölümü yalnızca başkalarından duyup inandıklarını yinelemişlerdir—, tüm bu insanlar uğraşılması en güç olanlardır; çünkü onları buraya getirtemem ve yakından sorgulayamam; bu yüzden kendimi savunmak için bir bakıma gölgelerle savaşmak ve yanıtlayacak kimse yokken sorgulamak zorundayım. O zaman lütfen, söylediğim gibi, karşıtlarımın iki sınıfa düştüğünü anımsayın; birinciler suçlamalarını şimdi getirmiş olan yeniler, ötekiler çok önceden getirmiş olan eskiler. Ve umarım kendimi ilkin ikincilere karşı savunmamın yerinde olduğunu kabul edeceksiniz, çünkü bunların suçlamalarını yenilerden çok daha önce ve çok daha büyük bir şiddetle yaptıklarını duydunuz. Evet, şimdi savunmamı yapmalıyım, Atinalılar, ve böylesine uzun bir zamandır kafalarınıza yerleştirilen bu iftirayı elimdeki bu kısa sürede gidermeye çalışmalıyım. Aslında eğer benim için olduğu gibi sizler için de iyi olacaksa bunu başarabilmeyi ve savunmamda başarılı olmayı isterim. Ama sanırım bu güç olacak, ve görevin doğasının ne olduğunu çok iyi anlıyorum. Ne olursa olsun Tanrının istediği olacaktır, ve şimdi yasaya boyun eğmeli ve savunmamı yapmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi baştan alarak bana yöneltilen iftiraya yol açan ve gerçekte bana karşı bu davayı açarken Meletos'un inandığı suçlamanın ne olduğunu soracağım. Evet, suçlamacılar beni suçlamak için neler dediler? Onları sanki savcılarımmış gibi görelim, ve yeminli bildirimlerini ben okuyayım: ''Sokrates herkesin işine burnunu sokan bir suçludur, yerin altındaki ve gökteki şeyleri araştırır, zayıf uslamlamaları güçlü kılar ve yukarıda sözü edilen öğretileri başkalarına öğretir.'' Suçlamaların doğası böyle birşeydir, ve bunları Aristofanes'in komedisinde kendiniz gördünüz. Bir Sokrates sunar ki, ortalarda dolanıp havada yürüdüğünü söyler ve haklarında az ya da çok hiçbirşey bilmediğim konular üzerine bir yığın saçma sapan sözler eder. Eğer [fizikle ilgili] bu konularda bilgili olanlar varsa sanmasınlar ki bunu söylerken bu tür bilgiyi küçümsüyorum. Eğer Meletos bana karşı böylesine ciddi bir suçlama getirecek olsaydı, bu beni gerçekten çok üzerdi! Ama, ey Atinalılar, işin aslı bu [tür fiziksel] konularla hiçbir ilgimin olmadığıdır. Burada bulunanların pek çoğu bunun doğruluğuna tanıktır, ve onlara, beni söyleşilerimde dinlemiş olan pekçoğunuza sesleniyorum. Anlatın o zaman; şimdi birbirinize aranızdan birinin beni bu tür konular üzerine ister uzun uzadıya olsun isterse kısaca birşeyler söylerken duyup duymadığını söyleyin. Yanıtlarını duyuyorsunuz. Ve bundan kalabalığın hakkımda söylediği başka şeylerin de doğru olmadığını anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gerçekte bunların hiç birinin doğru olmaması gibi, eğer birinden benim insanları eğittiğimi ve karşılığında para aldığımı duymuşsanız, bu da doğru değildir. Gene de, eğer biri gerçekten de insanları eğitebilirse bence bu iyi birşeydir. İşte Leontiumlu Gorgias, Keoslu Prodikus, ve Elisli Hippias. Bu insanların her biri herhangi bir kente gidebilir ve gençleri onlara karşılıksız öğretim verebilecek olan kendi yurttaşlarını bırakıp kendilerine katılmaya, bunun için para ödemeye, ve bunun üstüne bir de minnettar kalmaya inandırabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.ideayayinevi.com/felsefe_tarihi/sokrates/010regnaultalcib.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 247px; height: 172px;" src="http://www.ideayayinevi.com/felsefe_tarihi/sokrates/010regnaultalcib.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında bu sıralar burada bir başka bilge, Atina'da kaldığını öğrendiğim Parioslu biri var, ve onu duymam şöyle oldu. Bir gün Sofistlere dünyalar denli para ödemiş biriyle, Hipponikus'un oğlu Kallias ile karşılaştım ve iki oğlu olduğunu bilerek şunları sordum: ''Kallias,'' dedim, ''eğer iki oğlun iki tay ya da iki buzağı olmuş olsalardı, onlara bir bakıcı bulmamız güç olmazdı. Onlara bir at yetiştirici, ya da belki de bir çiftçi tutardık ve onları kendilerine özgü üstün yanlarında güzelce ve eksiksizce yetiştirirdi. Ama insan olduklarına göre, onları kimin yetiştirmesi gerektiğini düşünüyorsun? Kim bir insanın ve bir yurttaşın erdemlerini bilir? Bu konuda düşünmüş olmalısın, çünkü oğulların var. Böyle biri var mı yok mu?'' ''Var,'' dedi. ''Kimdir o,'' dedim, ''ve nereden gelir ve öğrettikleri için ücreti nedir?'' '' Evenos'' dedi, ''Parios'tan, sevgili Sokrates, ve beş mina.'' Ve Evenos mutlu biri olmalı, dedim kendi kendime, eğer gerçekten de bu bilgelik ondaysa ve böyle alçakgönüllü bir ücretle öğretiyorsa. Eğer aynı şey bende olsaydı, en azından burnu büyük ve kendini beğenmiş biri olurdum; ama işin gerçeği benim bu tür bir bilgimin olmadığıdır, ey Atinalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman, Atinalılar, belki de aranızdan biri çıkıp bana şunu söyleyebilir; ''Evet, Sokrates, ama sana karşı getirilen bu suçlamaların kaynağı nedir? Yapmakta olduğun tuhaf birşey olmalı. Eğer başkaları gibi olmuş olsaydın, hakkında tüm söylentiler ve konuşmalar hiçbir zaman doğmazdı. O zaman nedir bunların nedeni, söyle ki hakkında yanlış bir yargıda bulunmayalım.'' Bu bana bütünüyle haklı görünüyor, ve bana böyle yanlış bir ün kazandırmış olanın ne olduğunu açıklamaya çalışacağım. Lütfen kulak verin. Ve belki de kimilerinize şaka yapıyor gibi görünsem de hiç kuşkunuz olmasın sizlere bütün gerçeği anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atinalılar, bu ünü bana kazandıran yalnızca bir tür bilgelikten başkası değildir. Ne tür bir bilgelik diye sorarsanız, yanıtım bunun belki de insan bilgeliği olduğudur, çünkü gerçekten de bu düzeye dek bilge olduğuma inanıyorum. Buna karşı sözünü ettiğim kimselerin insan-üstü bir bilgelikleri olabilir; ama bunu nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyorum, çünkü bende böyle bir şey yok; ve kim bunu bildiğimi söylerse yalan söylüyor ve bana karşı önyargı yaratmak için konuşuyor olacaktır. Ve lütfen burada sözümü kesmeyin Atinalılar, üstelik size övünüyor gibi görünsem bile; çünkü söyleyecek olduklarım benim kendi sözlerim değildir. Size güvenilmeye değer bulacağınız bir tanığın sözlerini aktaracağım. Bilgeliğim için—eğer buna bilgelik diyecekseniz—, ve doğası için, sizlere tanık olarak Delfi Tanrıçasını6 göstereceğim. Kairefon'u tanımış olmalısınız. Çocukluğumdan bu yana arkadaşım oldu ve ayrıca sizin demokratik partinizin de bir dostudur, çünkü yakınlarda sizlerle birlikte sürgüne gitti ve sizlerle birlikte geri döndü. Nasıl bir insan olduğunu, yaptığı herşeyde nasıl atılgan olduğunu hiç kuşkusuz bilirsiniz. Evet, bir keresinde Delfi'ye gitti ve yürekli bir biçimde biliciye—, lütfen, sizden bunları söylerken sözümü kesmemenizi istemiştim—, benden daha bilge birinin olup olmadığını sordu. Pütia Rahibesi daha bilge hiç kimsenin olmadığı yanıtını verdi. Kairefon'un kendisi öldü; ama kardeşi burada mahkemededir ve söylediklerimin gerçekliğini doğrulayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan niçin söz ediyorum? Çünkü sizlere bana karşı bu iftiranın nereden doğduğunu söyleyeceğim. Yanıtı duyduğum zaman, kendi kendime şöyle düşündüm: ''Tanrı ne demek istemiş olabilir acaba? Ve nedir bu bilmecenin yorumu? Çünkü büyük ya da küçük hiçbir bilgeliğimin olmadığını biliyorum. Öyleyse insanların en bilgesi olduğumu söylerken ne demek istemiş olabilir? Hiç kuşkusuz yalan söylüyor olamaz, çünkü bir tanrıdır; bu doğasına aykırı olurdu.'' Uzun bir süre ne demek istediğini düşünüp durdum ve sonunda soruyu bir denemeden geçirecek şu yöntemi buldum. Düşündüm ki eğer kendimden daha bilge birini bulabilirsem, rahibeye elimde onu çürüten bir kanıtla gidebilir ve ona ''İşte benden daha bilge bir insan, ama sen benim en bilge olduğumu söylemiştin'' diyebilirdim. Buna göre bilgeliği ile ünlü birine gittim ve onu gözledim—adından söz etmem gereksiz; yoklamak üzere kendisini seçtiğim insan, Atinalılar, devlet adamlarımızdan7 biriydi; kendisiyle konuşmaya başladıktan sonra aslında bilge olmadığını düşünmeden edemedim, üstelik hem başka birçoklarına hem de özellikle kendisine bilge olarak görünmesine karşın; ve sonra ona bilge olduğunu düşündüğünü, ama gerçekte olmadığını açıklamaya çalıştım. Sonuç benden nefret etmesi ve düşmanlığının orada olan ve beni dinleyen birçokları tarafından paylaşılması oldu. Böylece oradan bu adamdan daha bilge olduğumu düşünerek ayrıldım. Kendime, aslında dedim, ikimizden hiçbirinin güzel ve doğru herhangi birşey bildiğini sanmıyorum, ama o bilmezken bildiğini düşünüyor, ben bilmiyorum ve bildiğimi de düşünmüyorum. Böylece ondan salt şu küçücük noktada, bilmediğimi bildiğimi düşünmememde biraz üstün gibi göründüm. Ondan sonra bilgelik konusunda ünü ondan daha büyük bir başkasını denedim, ve aynı şeyler tam olarak bir kez daha doğru çıktı. Bunun üzerine onun ve yanısıra başka birçoklarının da düşmanlığını kazandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra birbiri ardına başkalarına gittim, ve düşmanlık yarattığımı görerek bundan üzüldüm ve korktum. Ama gene de tanrının işine herşeyden daha fazla önem vermek zorunda olduğumu düşündüm. Böylece kendime Bilicinin ne demek istediğini anlamak için birşeyler bilmekle ünlü herkese gitmeliyim dedim. Ve yemin ederim Atinalılar, Köpeğin adına ,— çünkü sizlere gerçeği söylemeliyim—görevimin sonuçları şunlardı: En ünlülerin en yetersiz kafalılar olduklarını buldum, ve daha az saygı gören başkaları ise gerçekte daha bilge ve daha iyi idiler. Size sonunda yalnızca Bilicinin çürütülemez olduğunu tanıtlamakla sonuçlanan dolaşmalarımın ve, deyim yerindeyse, ''Herkülvari'' çabalarımın öyküsünü anlatacağım. Politikacılardan sonra ozanlara gittim—trajik, ditirambik, ve her türden. Ve orada, dedim kendime, kendini hemen ele verecek ve onlardan daha bilgisiz olduğunu göreceksin. Böylece kendi yazıları arasında en inceden inceye işlenmiş pasajlardan kimilerini aldım ve birşeyler öğrenme umudu içinde onlara anlamlarının ne olduğunu sordum. İnanır mısınız, neredeyse gerçeği söylemeye utanıyorum! Ama söylemeliyim. Şiirleri üzerine kendi yaptıkları konuşmalardan daha iyisini yapamayacak tek bir insan bile yoktur. O zaman ozanların şiirlerini bilgelikle değil ama doğal olarak ve bir tür esinle yazdıklarını öğrendim—tıpkı pekçok güzel şey söyleyen, ama söylediklerinden hiçbirşey anlamayan falcılar ya da biliciler gibi. Ozanlar da bana aşağı yukarı aynı durumda göründüler; ve açıkça anladım ki, şiirlerinin gücüne dayanarak, hiç de öyle olmamalarına karşın, kendilerinin başka şeylerde de insanların en bilgeleri olduklarına inanıyorlardı. Böylece beni politikacılara üstün kılan aynı nedenle onlardan da üstün olduğumu düşünerek ayrıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda el Sanatçılarına gittim, çünkü diyebilirim ki hiçbirşey bilmediğimin bilincindeydim, ve onların pekçok güzel şey bildiklerini bulacağımdan emindim. Ve bunda aldanmadım, çünkü benim bilmediğim pekçok şeyi biliyorlardı, ve bu yolda hiç kuşkusuz benden daha bilgeydiler. Ama, Atinalılar, iyi zanaatçıların bile ozanlarla aynı yanılgıya düştüklerini gözledim; iyi ustalar oldukları için başka çok önemli konuları da bildiklerini düşünüyorlar ve bu eksiklik bilgeliklerini gölgeliyordu. Ve böylece kendime bilici adına şunu sordum: Ne bilgileri ne de bilgisizlikleri bende olmaksızın olduğum gibi olmayı mı isterdim, yoksa her ikisinde de onlar gibi mi? Ve kendime ve biliciye benim için olduğum gibi olmanın en iyisi olduğu yanıtını verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img132.imageshack.us/img132/6633/platoraphael273d78kw8.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 281px; height: 299px;" src="http://img132.imageshack.us/img132/6633/platoraphael273d78kw8.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Böylece Atinalılar, bu sorgulamalar beni en kötü ve en tehlikeli türden düşmanlar kazanmaya götürdü, ve o günden bu yana sayısız iftiraya uğradım. Bana bilge denir, çünkü beni dinleyenler her zaman başkalarında eksik olduğunu bulduğum bilgeliğin bende olduğunu sanırlar. Ama gerçek şudur ki, Atinalılar, yalnızca Tanrı bilgedir, ve bu yanıtıyla demek istediği insanların bilgeliğinin değerinin ya çok az ya da bir hiç olduğudur. Ve öyle görünüyor ki gerçekte bunu özellikle Sokrates için söylemez, ama yalnızca sanki şunu söyleyecekmiş gibi benim adımı bir örnek olarak kullanır: ''Aranızdan en bilgesi, ey insanlar, Sokrates gibi gerçekte bilgeliğinin hiçbir değerinin olmadığını bilendir.'' Ve böylece şimdi bugün bile Tanrının isteği üzerine yeryüzünde dolaşmayı sürdürür, ve ister yurttaş isterse yabancı biri olsun bilge görünen herkesin bilgeliğini araştırıp sorgularım; ve ne zaman öyle olmadığını bulsam, Biliciyi doğrulamak için ona bilge olmadığını gösteririm. Ve bu uğraş yüzünden devletin ilgiye değer sorunlarını izleyecek ya da kendi sorunlarıma ayıracak zaman bulamam, ve Tanrıya hizmetimden ötürü tam bir yoksulluk içinde yaşarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bunlara ek olarak, en varsıl sınıflardan yapacak pek bir işi olmayan gençler kendiliklerinden yanıma gelirler; insanların sorgulanmasını dinlemek hoşlarına gider; sık sık bana öykünerek başkalarını sorgulamaya girişirler; ve sonra çabucak çok az şey bilirken ya da hiçbirşey bilmezken birşey bildiklerini düşünen çok sayıda insan bulurlar. Bu yüzden sonuçta onlar tarafından sorgulananlar kendilerine kızmak yerine bana kızarlar ve ''Bu rezil Sokrates,'' derler, ''gençleri yozlaştırıyor!'' Ve biri onlara ''ne yaparak ya da neyi öğreterek?'' diye sorduğunda, ne söyleyeceklerini bilemediklerinden verecekleri hiçbir yanıt yoktur; ama bir çıkmaza düşmüş görünmesinler diye tüm felsefecilere karşı yöneltilen el altındaki suçlamaları yinelerler—''bulutların üstündeki ve yerin altındaki şeyler'' ve ''tanrılara inanmamak'' ve ''zayıf uslamlamayı kuvvetli uslamlamaya çevirmek'' gibi. Çünkü gerçeği söylemek, biliyor görünürken hiçbirşey bilmediklerinin ortaya çıkarıldığını kabul etmek hoşlarına gitmez. Ve böylece kendi ünlerine düşkün, enerjik ve kalabalık oldukları ve hakkımda bir savaş düzeni içinde inandırıcı bir dille konuştukları için, hem çok önceden beri hem de şimdi kulaklarınızı gürültülü ve amansız iftiralarıyla doldurdular. Ve üç suçlayıcımın, Meletos ve Anitus ve Likon'un üzerime atılmalarının nedeni budur; Meletos benimle ozanlar yüzünden çekişti; Anitos el-sanatçıları ve devlet adamları adına, ve Likon söylevciler adına. Öyle ki, başında söylediğim gibi, böylesine büyütüldükten sonra bu iftirayı kısa bir zamanda tümüyle silmeyi bekleyemem. Gerçeklik, ve tüm gerçeklik budur, ey Atinalılar, ve sizlerden küçük ya da büyük hiçbir şeyi saklamadan, hiçbir şeyi örtmeden konuştum. Ve gene de çok iyi biliyorum ki konuşmadaki tam bu açıklık ve yalınlığım benden nefret etmelerinin nedenidir; ve bu bile gerçeği söylediğimin bir kanıtı değil de nedir? Bana karşı iftira bu yüzden doğmuştur, nedeni budur, ve ister şimdi ister daha sonra araştırın böyle olduğunu bulacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savunmamda suçlayıcılarımdan ilk kümeye karşı yeterince konuştum; şimdi ikinci kümeye dönüyorum. Bunların başında—kendi sözleriyle—o iyi insan ve yurtsever Meletos gelir. Bunlara karşı da bir savunma yapmaya çalışmam gerek, ve bırakalım kendi suçlamaları okunsun: Şuna benzer birşeydir: Der ki Sokrates suçludur, çünkü gençliği yozlaştırır ve devletin inandığı tanrılara değil, ama bunların yerine başka tinsel varlıklara inanır. Suçlama böyledir; ve şimdi tek tek her noktasını inceleyelim. Gençleri yozlaştıran bir suçlu olduğumu söyler; ama ben diyorum ki, ey Atinalılar, Meletos bir suçludur, çünkü ciddi şeyleri hafife alır ve gerçekte hiçbir zaman en küçük bir ilgisinin bile olmadığı sorunlarda sözde bir ciddiyet ve göstermelik bir kaygı ile insanları mahkemeye getirmek için sınırsız bir istek duyar. Bunun böyle olduğunu size tanıtlamaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya gel Meletos, ve yanıtla: Genç kuşağın olanaklı olduğu ölçüde daha iyi olmasının çok önemli olduğunu düşünmez misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse yargıçLara söyle, onları daha iyi yapan kimdir; çünkü onları yozlaştıranı bulabilmek için böylesine sıkıntıya girdiğine ve beni bu mahkemenin önüne getirip suçladığına göre, bunu biliyor olmalısın. Konuş o zaman, ve yargıçlara onları daha iyi yapanın kim olduğunu söyle. Görüyorsun Meletos, sesin çıkmıyor ve söyleyecek hiçbirşeyin yok. Ama bu çok utandırıcı değil mi, ve söylediğim gibi senin soruna hiçbir ilginin olmadığının çok önemli bir kanıtı değil mi? Konuş dostum, ve onları daha iyi yapanın kim olduğunu söyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama dostum, demek istediğime yanıt bu değil. Bunları, yasaları herkesten önce bilenin, bu insanın kim olduğunu soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemede bulunan bu yargıçlar, Sokrates.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek istiyorsun, Meletos, onların gençliği yetiştirip daha iyi yapabileceklerini mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tümü mü, yoksa başkaları değil de yalnızca bir bölümü mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrıça Here adına, bu iyi bir haber! Demek ki onları geliştiren çok sayıda insan var. Ve bizi burada dinleyenler için ne diyeceksin; onlar da gençleri eğitip geliştirirler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve senatörler? Evet, senatörler de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Meletos kuşkusuz meclis üyeleri onları yozlaştırmazlar değil mi—yoksa onlar da mı geliştirirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar da geliştirirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman öyle görünüyor ki her Atinalı, benden başka hepsi onları geliştirir ve yükseltir, ve onları yalnızca ben yozlaştırırım. İleri sürdüğün bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, demek istediğim tam olarak bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer haklıysan çok talihsizim. Peki, şimdi sana başka bir soru sorayım: Atlar konusunda ne düşünürsün? Dünyadaki herkes onlara karşı doğru davranırken yalnızca tek bir insan mı onlara zarar verir? İşin doğrusu tam tersi değil midir? Tek bir insan onlara iyilik yapabilir, ya da hiç olmazsa çok az insan bunu yapabilir: At yetiştiricileri. Ve onlarla ilgilenen başkaları ise tersine onlara zarar vermezler mi? Atlar için ve başka her hayvan için doğru olan bu değil midir, Meletos? Hiç kuşkusuz budur; sen ve Anitus evet deseniz de demeseniz de. Gençler, eğer onları yozlaştıran yalnızca bir kişi olsaydı, ve dünyanın geri kalanı onları geliştiriyor olsaydı, aslında çok mutlu olurlardı. Ama sen, Meletos, gençler üzerine hiçbir zaman düşünmemiş olduğunu yeterince gösterdin: Kaygısızlığın, bana karşı suçlamalar olarak yönelttiğin şeyler konusunda senin kendinin kaygı duymadığın ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sana bir başka sorum daha var, Meletos—Tanrı adına dinle: Hangisi daha iyidir, kötü yurttaşlar arasında yaşamak mı, yoksa iyiler arasında mı? Yanıtla, dostum. Soruda hiçbir güçlük yok. İyiler komşularına her zaman iyilik, ve kötüler her zaman kötülük yapmazlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kendisi ile birlikte yaşayan birinden iyilik değil de kötülük görmeyi isteyen biri var mıdır? Yanıtla, sevgili dostum, yasa yanıtlamanı buyuruyor. Kötülük görmeyi isteyen biri var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekala. Beni burada gençleri yozlaştırmak ve bozmakla suçlarken, onları bilerek mi yoksa bilmeden mi yozlaştırdığımı ileri sürüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilerek olduğunu söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tam şimdi iyilerin komşularına iyilik, ve kötülerinse kötülük yaptığını kabul etmiştin. Şimdi, bu senin üstün bilgeliğinin yaşamda böyle erkenden kabul ettiği bir gerçek, ve ben, bu yaşımda, öylesine karanlık ve bilgisizlik içindeyim ki, eğer kendisiyle birlikte yaşamam gereken bir insanı yozlaştırılacak olursam, ondan pekala zarar görebileceğimi bilmem; ve gene de onu yozlaştırır, ve üstelik, dediğin gibi, bunu bile bile yaparım. Sana inanmıyorum, Meletos, ne de sanırım dünyada başka herhangi bir insanı inandırman olanaklı. Ama ya onları yozlaştırmıyorum, ya da onları bilmeden yozlaştırıyorum; ve her iki durumda da yalan söylüyorsun. Eğer bunu amaçlamadan yapıyorsam, yasa böyle kasıtsız yanlışlıklar yapanları mahkeme karşısına çıkarmaz: Tersine, yasaya göre beni özel olarak karşına alman ve uyarıp öğüt vermen gerekirdi; çünkü açıktır ki eğer doğru öğütler almış olsaydım, kasıtsız olarak yapmakta olduğuma son verirdim. Ama senin bana söyleyecek hiçbirşeyin yoktu ve beni bilgilendirmekten kaçındın. Bunu yapmadın ve şimdi beni bir öğretim yeri değil ama bir cezalandırma yeri olan bu mahkemeye getirdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi, Atinalılar, Meletos'un sorun hakkında az ya da çok kaygı duymamış olduğu şimdi yeterince açık. Ama gene de, Meletos, gençleri nasıl yozlaştırdığımı ileri sürüyorsun, bunu bilmek isterim. Savcandan çıkardığım gibi, sanırım onlara devletin inandığı tanrılara değil, ama onların yerine daha başka tinsel varlıklara inanmayı öğrettiğimi söylemek istiyorsun. Gençleri onlara bunları öğreterek yozlaştırdığımı söylemiyor musun?.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kesinlikle bunu diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman Meletos, kendileri hakkında konuştuğumuz tanrılar adına, bana ve mahkemeye ne demek istediğini biraz daha açık olarak söyle! Çünkü ne dediğini anlayamıyorum. Başka insanlara kimi tanrıları tanımaları gerektiğini öğrettiğimi ve dolayısıyla tanrılara inandığımı ve tam bir tanrısız olmadığımı mı ileri sürüyorsun—ki bu anlamda bir suçlu olmam söz konusu olmayacaktır? Ya da yalnızca bunların kentin tanıdığı aynı tanrılar olmadığını mı demek istiyorsun—ki o zaman suçlama onların başka tanrılar olmalarıyla ilgili olacaktır. Yoksa doğrudan doğruya benim hiçbir tanrıya inanmadığımı ve başka insanlara bunu öğrettiğimi mi demek istiyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisini, hiçbir tanrıya inanmadığını söylemek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olağanüstü bir bildirim! Niçin böyle düşünüyorsun, Meletos? Başka insanlar gibi güneşin ya da ayın bile tanrı olduklarına inanmadığımı mı söylüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi temin ederim ki, yargıçlar, inanmaz: Çünkü güneşin bir taş, ayın toprak olduğunu söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aanxagoras'ı suçladığını mı düşünüyorsun, sevgili Meletos? Ve yargıçların Klazomenealı Anaxagoras'ın kitaplarının böyle öğretilerle dolu olduğunu bilmeyecek denli bilgisiz olduklarını mı sanıyor, onları bu denli mi küçümsüyorsun? Ve böylece gençlere onların güya Sokrates tarafından öğretildiğini söylüyorsun, üstelik orkestrada sık sık bunlar üzerine gösteriler varken (ki giriş olsa olsa bir drahmadır), ve paralarını ödeyip bu olağanüstü görüşlerin kendisinin olduğunu söyleyen Sokrates'e gülebileceklerken. Ve böylece, Meletos, gerçekten de hiçbir tanrıya inanmadığımı mı düşünüyorsun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeus adına yemin ederim ki kesinlikle hiç birine inanmıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse sana inanmayacak, Meletos, ve hiç kuşkum yok ki kendin de inanmıyorsun. Meletos'un patavatsız bir kabadayı olduğunu ve bu savcayı arsız bir delikanlılık ruhuyla yazmış olduğunu düşünmeden edemiyorum, Atinalılar. Beni denemek için bir bilmece yazmış gibi görünüyor. Bakalım bilge Sokrates benim alaycı çelişkimi anlayacak mı, yoksa onu ve geri kalanları aldatabilecek miyim? Çünkü savcasında bana açıkça kendisi ile çelişiyor gibi görünüyor: Sokrates tanrılara inanmamakla, ve gene de inanmakla suçludur. Ama bu hiç kuşkusuz dürüst bir insanın yapacağı bir suçlama değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerin, ey Atinalılar, onun tutarsızlığı olarak gördüğüm şeyi irdelemede bana katılmanızı isterim; ve sen Meletos, şimdi yanıtla bizi. Ve dinleyicilere eğer alışıldık yolumda konuşacak olursam gürültü yapmamaları konusundaki isteğimi anımsatmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir insan olmuş mudur ki, Meletos, insanların yaptıkları şeylerin olduğuna inansın da insanların olduğuna inanmasın? Yanıtlamasını istiyorum, ey Atinalılar, her zaman bir kesinti yaratmaya çalışmasını değil. Hiç süvariliğe inanıp ta atlara inanmayan, ya da flüt çalmaya inanıp ta flüt çalanlara inanmayan biri olmuş mudur? Hayır, dostum; kendin yanıtlamayı reddettiğine göre sana ve mahkemeye yanıtı ben vereceğim. Bunlara inanan tek bir insan olmamıştır. Ama lütfen şimdi şu soruyu yanıtla: Tinsel ve tanrısal şeylerin olduğuna inanan, ama tinlere inanmayan biri olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemenin yardımıyla alınan bu yanıt için çok teşekkürler. Ama o zaman savcanda tinsel varlıklara inandığıma ve başkalarına onlara inanmayı öğrettiğime yemin ediyorsun—ve eski ya da yeni olmalarının hiçbir önemi yok; ne olursa olsun tinsel varlıklara inanıyorum, ve yeminli bildiriminde bunu söylüyor ve doğruluyorsun; ve gene de, eğer tinsel varlıklara inanıyorsam, tinlere ya da yarı-tanrılara inanmanın önüne nasıl geçebilirim; onlara inanmam gerekmez mi? Hiç kuşkusuz evet, ve dolayısıyla suskunluğunun onay demek olduğunu kabul edebilirim. Ama tinler ya da yarı-tanrılar nedir? Tanrılar ya da Tanrıların oğulları değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu senin söylediğin benim gülünç bir bilmece dediğim şeyin ta kendisidir: Yarı-tanrılar ya da tinler Tanrılardır; ve ilkin Tanrılara inanmadığımı söylüyorsun; sonra yine Tanrılara inandığımı, çünkü yarı-tanrılara inanıyorum. Öte yandan eğer yarı-tanrılar tanrıların söylendiği gibi perilerden ya da başka analardan yasal olmayan oğulları iseler, eğer tanrıların oğulları iseler, o zaman tanrıların oğullarının olduğuna ama tanrıların olmadığına hangi insanoğlu inanacaktır? Benzer olarak, katırların varoluşunu ileri sürebilir, ve atların ve eşeklerin varoluşunu yadsıyabilirsin. Böyle saçmalıklar, Meletos, ancak senin tarafından beni yargılatmak için uydurulabilirdi. Bunu savcanda belirttin, çünkü beni suçlamak için işe yarar hiçbirşeyin yoktu. Ama bir parça bile olsa anlama yetisi olan hiç kimseyi tanrısal ve insanüstü şeylere inanabilen aynı insanın gene de tanrıların, yarı-tanrıların ve kahramanların olduğuna inanmadığına kandıramayacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana Meletos'un suçlamasına göre bir suçlu olmadığımı yeterince gösterdim gibi geliyor, Atinalılar, ve daha öte bir savunma gereksiz olacaktır; ama önceden söylediklerimin gerçek olduğunu ve yarattığım düşmanlıkların ne denli çok olduklarını oldukça iyi biliyorum. Eğer yokedilirsem beni yokeden bu olacaktır. Meletos değil, ne de Anitus, ama insanların büyük bir bölümünün haseti ve çekiştirmesi; bir olgu ki pekçok iyi insanın ölümüne neden oldu, ve büyük bir olasılıkla daha pekçoklarının ölümüne neden olacaktır; onların sonuncusu olmam gibi bir tehlike söz konusu değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri çıkıp dese ki, Seni zamansız bir sona götürebilecek bir yaşam yolunu izlemekten utanmıyor musun, Sokrates? Ona haklı olarak şu güzel yanıtı verirdim: Bunda yanılıyorsun dostum: İçinde bir dürüstlük kıvılcımı olan bir insanın ölme ya da yaşama şansını hesaplamakla uğraşmaması gerekir: Hesaplaması gereken biricik şey bir şeyi yaparken doğru mu yoksa eğri mi, iyi bir insan olarak mı yoksa kötü bir insan olarak mı davrandığıdır. Sana kalırsa onursuzluk karşısında tehlikeyi bütünüyle küçümseyerek Truva'da düşen kahramanlar, ve hepsinden önce Thetis'in oğlu, [Aşilles] birer zavallı olacaktır; o ki Hektor'u öldürme isteğiyle yanıp tutuşurken tanrıça annesi ona eğer dostu Patroklus'un öldürülmesinin öcünü alır ve Hektor'u öldürürse, ''Hektor'dan sonra Yazgı seni bekliyor'' sözlerinde kendisinin öleceğini bildirdiği zaman, bu uyarıyı dinledikten sonra tehlike ve ölümü bütünüyle küçümsedi, ve onlardan korkmak yerine onursuzluk içinde yaşamaktan ve dostunun öcünü alamamaktan korktu. ''Bundan sonra hemen ölebilirim,'' diye yanıtladı, ''yeter ki düşmanımdan öcümü alayım. Burada gemilerin yanında gülünç bir yaratık ve toprağa bir yük olarak kalmak istemiyorum.'' Aşilles ölümü ve tehlikeyi hiç düşünmüş müydü? Çünkü kişinin yeri neresi olursa olsun, ister kendi seçtiği olsun isterse bir komutanı tarafından gösterilen yer olsun, tehlike saati geldiğinde orada kalmalı, onursuzluk dışında ne ölümü ne de başka herhangi birşeyi düşünmelidir. Ve bütün bunlar, Atinalılar, hiç kuşkusuz doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Potidaea'da ve Amfipolis ve Delium'da komuta etmek üzere seçtiğiniz generaller bana buyurduklarında, yerleştirildiğim yerde başka herkes gibi ölümle yüz yüze kalan ben, eğer şimdi, Tanrının bana felsefeci yaşamını sürdürme, kendimi ve başka insanları araştırma görevini yerine getirmemi buyurduğunu düşünür ve inanırken, ölüm korkusundan ya da başka herhangi bir korkudan yerimi terkedecek olsaydım, davranışım gerçekten de tuhaf olmaz mıydı, ey Atinalılar? Eğer ölümden korktuğum için Biliciye boyun eğmeseydim bu gerçekten de tuhaf olurdu ve tanrılara inanmamanın ve bilge değilken bilge olduğumu düşünmenin hesabını vermek için haklı olarak mahkeme önüne çıkarılabilirdim. Çünkü ölümden korkmak aslında yalnızca bilgelik taslamaktır, gerçek bilgelik değil, çünkü bilmediğini bildiğini düşünmektir; hiç kimse insanların korkularında en büyük kötülük olarak gördükleri şeyin en büyük iyilik olup olmadığını bilmez. Bu bilgisizlik utanç verici bir bilgisizlik, bilmediğini biliyor gibi görünen kibir değil midir? Ve yalnızca bu bakımdan genel olarak insanlardan ayrı olduğuma inanıyorum, ve belki de birşeyde onlardan daha bilge olduğumu ileri süreceksem, bu aşağıdaki dünya konusunda yalnızca çok az şey bilirken bildiğimi düşünmediğim olgusudur; ama ister Tanrı ister insan olsun benden daha iyi birine haksızlık yapmanın ve boyuneğmemenin kötü ve onursuz birşey olduğunu biliyorum, ve kötü olduğunu bildiğim kötü şeyler karşısında olanaklı bir iyiden hiçbir zaman korkmayacak ya da kaçınmayacağım. Bu yüzden, eğer şimdi beni bırakırsanız, ve sizlere suçlandığıma göre ölümle cezalandırılmam gerektiğini, yoksa mahkemeye bütünüyle gereksiz olarak çıkarılmış olacağımı söyleyen Anitos'u, eğer şimdi kaçacak olursam çocuklarınızın sözlerimi dinlemekle bütünüyle yozlaşacaklarını söyleyen bu adamı dinlemeyi reddederseniz, ve eğer bana bu kez, Sokrates, Anitos'a aldırmayıp seni bırakacağız, ama tek bir koşul üzerine, bundan böyle bu yolda araştırmaya ve Felsefe yapmaya son vereceksin, ve eğer bir kez daha bunları yaparken yakalanırsan öleceksin derseniz, eğer beni bırakma koşulunuz bu olursa, yanıtım şu olacaktır: Ey Atinalılar, sizleri sayıyor ve seviyorum, ama sizlere olmaktan çok Tanrıya boyun eğecek ve yaşamım ve gücüm sürdükçe hiçbir zaman düşünmeye ve sizleri zorlamaya son vermeyeceğim, karşılaştığım herkese gerçeği gösterecek ve ona kendime özgü konuşma yolumda şunları söyleyeceğim: Sen, dostum,—büyük ve güçlü ve bilge Atina kentinin bir yurttaşı—en büyük parayı, en büyük onuru, en büyük şanı kazanmak için sınırsız bir kaygı göstermekten, ve hiçbir zaman saymadığın ve özen göstermediğin bilgelik ve gerçeklik ve ruhunun en büyük gelişimi konusunda böylesine az kaygılanmaktan utanmıyor musun? Ve eğer tartıştığım kişi ''Evet, ama kaygı duyuyorum'' derse, o zaman hemen gitmesine izin vermeyecek ve onu inceden inceye sorgulamaya ve sınamaya geçecek, ve eğer kendisinde hiçbir erdemin olmadığını, ama yalnızca olduğunu söylediğini bulursam, en değerli olanı değersizleştirdiği ve bayağı şeylere aşırı değer verdiği için onu kınayacağım. Ve yaşlı ya da genç, yurttaş ya da yabancı karşılaştığım herkese aynı sözleri yineleyeceğim, ama özellikle sizlere, yurttaşlarım, çünkü sizler bana daha yakınsınız. Çünkü bu bana Tanrının buyruğudur; ve inanıyorum ki kentte benim Tanrıya hizmetimden daha büyük hiçbir iyilik olmamıştır. Çünkü yapmaya çalıştığım tek şey yaşlı ya da genç tümünüzü de ilkin bedenleriniz ya da paralarınız için değil, ama herşeyin üstünde ruhunuz için ve onu olanaklı en iyi ruh yapmak için kaygı duymaya inandırmaktır. Sizlere varsıllığın Erdem getirmediğini, ama erdemin hem bireyi hem de devleti varsıllık ve başka her türlü iyiliğe ulaştırdığını söylüyorum. Öğrettiklerim bunlardır, ve eğer gençliği yozlaştıran öğreti buysa, zararlı bir insanım. Ama eğer biri öğretimin bu olmadığını söylüyorsa, söylediği saçmadır. Bu yüzden, Atinalılar, ister Anitus'u dinleyin ister dinlemeyin, ister beni bırakın ister bırakmayın, ama ne yaparsanız yapın birçok kez ölmem gerekse bile yolumu hiçbir zaman değiştirmeyecek olduğumu anlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözümü kesmeyin Atinalılar, dinleyin; beni sonuna dek dinleyeceğiniz konusunda anlaşmıştık. Söyleyeceğim birşey daha var ki, belki de bağırışlara yol açacak; ama beni dinlemenin sizler için iyi olacağına inanıyorum, ve bu yüzden lütfen gürültüyü kesmenizi istiyorum. Bilmenizi istiyorum ki, eğer ben dediğim gibi biriysem ve siz beni öldürürseniz, beni incittiğinizden çok kendinizi inciteceksiniz. Beni hiçbirşey incitmeyecek—ne Meletos ne de Anitus bunu yapabilir; bunu yapamazlar çünkü inanıyorum ki Tanrı yasası kötü bir insanın kendinden daha iyi birini incitmesine izin vermez. Anitus'un belki de onu öldürebileceğini, ya da sürgüne gönderebileceğini, ya da yurttaşlık haklarından yoksun bırakabileceğini yadsımıyorum; ve böylelikle o ve başkaları ona çok büyük bir kötülük yaptıklarını sanabilirler; ama ben aynı görüşte değilim. Çünkü şimdi yapmakta olduğu kötülüğün, haksız olarak bir başkasının yaşamını alma kötülüğünün çok daha büyük olduğuna inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi, Atinalılar, savunmamı çoğunuzun sanabileceği gibi kendi adıma değil, ama sizin adınıza yapacağım, öyle ki sizlere tanrı armağanı olan beni mahkum ederek bir yanlışlık yapmayasınız. Çünkü eğer beni öldürürseniz, gerçi bunu söylemek tuhaf olsa da, tanrı tarafından devletin başına sarılmış benim gibi bir başkasını daha kolay kolay bulamayacaksınız; devlet büyük ve soylu bir at gibidir ki, tam bu büyüklüğünden ötürü devimlerinde ağırdır ve onu irkitecek atsineği gibi birşeye gereksinir. Ben Tanrının devletin başına sardığı o atsineğiyim, ve gün boyunca ve her yerde sürekli olarak üzerinize yapışır, sizi uyandırır, inandırır, ve kınarım. Benim gibi bir başkasını kolay kolay bulamazsınız, ve bu yüzden sizlere beni sakınmanızı salık veririm. Uykudan birden uyandırılan biri gibi canınızın sıkıldığını duyabilir, ve Anitus'un öğütlediği gibi kolayca beni bir vuruşta ezebileceğinizi düşünebilirsiniz; ama o zaman yaşamlarınızın geri kalanı boyunca uyuyacaksınız, ta ki Tanrı sizlerden kaygılanarak bir başka atsineği gönderinceye dek. Size sizin için Tanrının armağanı olduğumu söylediğim zaman, bu ödevin tanıtı şöyledir: Eğer başka insanlar gibi olmuş olsaydım, tüm kaygılarımı gözardı etmemem ya da bütün bu yıllar boyunca sizin çıkarlarınızı gözetirken kendiminkilerin gözardı edilişini dayançla seyretmemem gerekirdi; sizlere tek tek bir baba ya da büyük kardeş gibi gelip erdem için özen göstermenizi öğütlememem gerekirdi; böyle davranış insan doğasına aykırıdır. Eğer herhangi birşey kazanmış olsaydım, ya da eğer öğütlerim karşılığını vermiş olsaydı, bunları yapmamda bir anlam olurdu; ama, kendinizin de görebildiğiniz gibi, suçlayıcılarım yüzleri kızarmadan bana başka her türlü suçu yüklemelerine karşın herhangi bir kimseden ödemede bulunmasını beklediğimi ya da bunu istediğimi söyleyemezler; bunun için hiçbir tanıkları yoktur. Ve söylediğimin gerçekliği için yeterince güçlü bir tanığım var—yoksulluğum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri niçin ortalarda dolaşıp kişisel öğütler verdiğimi ve başkalarının kaygıları ile oyalandığımı, ama kamu toplantılarınıza katılıp devlete önerilerde bulunmadığımı merak edebilir. Size nedenini söyleyeceğim. Bana gelen ve Meletos'un savcasında alay konusu yaptığı tanrısal ve tinsel bir sesten çeşitli zamanlarda ve çeşitli yerlerde söz ettiğimi duymuşsunuzdur. Bana ilkin çocukluğumda gelmeye başlayan bu ses ne zaman gelse beni yapmayı düşündüğüm şeyde durdurur, ama hiçbir zaman birşey yapmamı buyurmaz. Politikayla uğraşmamın önüne geçen şey budur. Ve sanırım haklı olarak. Çünkü hiç kuşkum yok ki, ey Atinalılar, eğer geçmişte politik işlerle uğraşmış olsaydım, çoktan yokolmuş olurdum, ve ne sizlere ne de kendime bir yararım olurdu. Ve size gerçeği söylememden rahatsız olmayın; çünkü gerçek şudur ki, size ya da başka herhangi bir kümeye karşı çıkıp bir devlette yapılan yasasız ve haksız işlere karşı dürüst olarak çabalayan hiçbir insan yaşamını kurtaramayacaktır; hak için döğüşecek olan, eğer kısa bir zaman için bile yaşayacaksa, kamusal bir kişi değil ama bağımsız bir Birey olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size dediklerimin inandırıcı kanıtını verebilirim, yalnızca sözlerde değil, ama çok daha fazla değer verdiğiniz şeyde—eylemlerde. Yalnızca başıma gelen birkaç şeyi anlatmama izin verin, ve hiçbir zaman ölüm korkusundan haksızlığa boyun eğmediğimi, ve boyun eğmektense hemen ölmeye hazır olduğumu göreceksiniz. Size mahkemelerden belki de çok ilginç olmayan ama gene de gerçek olan bir öykü anlatacağım. Yaptığım biricik devlet görevi, Atinalılar, senatörlüktü. Antiokhis soyu, ki benim soyumdur, Arginusae savaşından sonra düşenlerin bedenlerini toplamayan generallerin mahkemesinde başkanlığı üstlenmişti; ve onları, daha sonra hepinizin yasadışı olduğunu kabul ettiğiniz bir yolda toplu olarak yargılamayı önermiştiniz; ama o zaman başkanlar arasında bu yasadışı tutuma karşı çıkan yalnızca ben oldum ve oyumu size karşı kullandım; ve konuşmacılar beni suçlayıp hemen orada tutuklamakla tehdit ettikleri ve sizler bağırarak bunu yapmaları gerektiğini söylediğiniz zaman, hapis ya da ölüm korkusuyla haksızlığınıza katılmaktansa benden yana olan yasa ve türe adına riski göze almaya karar verdim. Bu demokrasi günlerinde oldu. Ama Otuzlar oligarşisi erke geldiği zaman, bana ve rotundadaki başka dört kişiye daha haber salarak ölümle cezalandırmayı düşündükleri Salamisli Leon'u Salamis'ten getirmemizi buyurdular. Bu her zaman suçlarına olabildiğince çok sayıda insanı karıştırabilme amacıyla verdikleri buyruk türünün bir örneğiydi; ve o zaman, eğer anlatımı kullanmama izin verilirse, ölüme aldırmadığımı, ve büyük ve biricik kaygımın haklı olmayan ya da kutsal olmayan hiçbirşey yapmamak olduğunu sözde değil ama eylemde gösterdim. Çünkü o ezici erkin güçlü kolu korkutarak bana haksız hiçbirşey yaptıramazdı; ve rotundadan çıktığımız zaman Öteki dördü Leon'u tutuklamak için Salamis'e giderken ben sessizce eve gittim. Eğer Otuzların erki kısa bir süre sonra devrilmemiş olsaydı bu yüzden yaşamımı yitirebilirdim. Ve pekçok insan sözlerime tanıklık edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi eğer kamu yaşamına katılmış olsaydım ve iyi bir insan olarak her zaman doğruyu ileri sürmüş ve herşeyden önce yapmam gerektiği gibi haklı olanı savunmuş olsaydım, gerçekten de tüm bu yıllar boyunca sağ kalabilir miydim sizce? Gerçekten de hayır, Atinalılar, ne ben ne de bir başkası. Ama ister kamusal isterse kişisel olsunlar tüm eylemlerimde her zaman aynı kaldım, ve ne iftiracılarımın izleyicilerim olarak adlandırdıkları kimselere, ne de başkalarına karşı bir uyuşumculuk tutumuna girmedim. Herhangi bir düzenli öğrencim de olmuş değildir. Ama eğer ister genç ister yaşlı olsun herhangi biri görevimi yaparken gelip beni dinleyecek olursa, dışlanmaz. Ne de yalnızca ödemede bulunanlarla söyleşide bulunmam diye birşey söz konusudur; tersine, ister varsıl ister yoksul olsun herkes bana soru sorabilir ya da yanıt verebilir ve sözlerimi dinleyebilir; ve sonunda ister kötü ister iyi bir insan olsun, her iki durumda da bunun sorumluluğu haklı olarak bana yüklenemez; çünkü hiçbir zaman herhangi birşey öğretmedim ve öğretmeyi ileri sürmedim. Ve eğer biri benden kişisel olarak tüm dünyanın işitmemiş olduğu herhangi birşeyi öğrendiğini ya da işittiğini söyleyecek olursa, söylediğinin doğru olmadığından kuşkunuz olmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bana ''Niçin kimi insanlar zamanlarının çoğunu seninle birlikte geçirmekten hoşlanıyorlar?'' diye sorulacaktır. Size daha şimdiden bu konudaki bütün gerçeği söyledim, Atinalılar: bilge olduklarını düşünen ama öyle olmayanları nasıl sorguya çektiğimi dinlemeyi severler; bunda eğlenceli bir yan vardır. Dediğim gibi Tanrı bana insanları sorguya çekme görevini verdi; ve bunu yapmam biliciler ve düşler tarafından, ve tanrısal gücün istencinin herhangi birine anıştırıldığı her yolda imlendi. Bu, Atinalılar, hem doğrudur hem de kolayca sınanabilirdir. Eğer gençleri yozlaştırıyorsam ya da yozlaştırmakta idiysem, aralarından şimdi büyümüş ve gençlik günlerinde onlara kötü öğütler vermiş olduğumu anlamış olanlar suçlayıcılar olarak ortaya çıkmalı ve öçlerini almalıdırlar; ya da eğer kendileri gelmeyi istemiyorlarsa, akrabalarından, arkadaşlarından, babalarından, kardeşlerinden ya da başka yakınlarından birileri ailelerinin benden hangi kötülüğü gördüğünü söylemelidir. Bunun zamanı şimdidir. Onlardan pekçoğunu mahkemede görüyorum. İşte benimle aynı yaşta ve aynı mahalleden olan Kriton; ve ayrıca oğlu Kritobulus'u da görüyorum. İşte yine Aeskhines'in babası Sphettuslu Lisanias—o da burada; ve ayrıca Epigenes'in babası olan Kephisuslu Antifon; ve tanıdığım pekçoklarının kardeşleri. Theosdotides'in oğlu Nikostratus, ve Theodotus'un kardeşi (şimdi Theodotus'un kendisi öldüğüne göre ne olursa olsun onun konuşmasının önüne geçemeyecektir); ve orada Demodokus'un oğlu ve Theages'in kardeşi olan Paralus; ve Ariston'un oğlu Adeimantus ve kardeşi Platon; ve Apollodorus'un kardeşi Aentodorus'u da görüyorum. Başka birçoklarından da söz edebilirdim, ki bunlardan kimilerini konuşması sırasında Meletos'un tanık olarak göstermesi gerekirdi; ve eğer unutmuşsa gene de gösterebilir, ona yerimi bırakacağım. Ve eğer böyle bir kanıtı varsa, hiç durmasın söylesin. Hayır, Atinalılar, gerçek bunun tam tersidir. Çünkü onların tümü de—Meletos'un ve Anitus'un deyimiyle—yozlaştırıcıdan yana, en değerli ve en yakın akrabalarını incitenden yana tanıklık etmeye hazırdır; yalnızca yozlaştırılan gençlik değil—çünkü beni desteklemeleri için bir güdü olabilir—, ama yozlaştırılmamış yaşlı akrabaları da. Niçin tanıklıkları ile beni desteklesinler? Bunun nedeni gerçeklik ve doğruluk uğruna olmanın dışında, benim gerçeği söylediğimi ve Meletos'un yalancı olduğunu bilmelerinin dışında başka birşey olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet Atinalılar, savunmam için söyleyebileceğimin tümü bu ve buna benzer şeyler. Gene de bir söz daha ekleyebilirim. Belki de aranızdakilerden biri kendisinin benzer bir durumda, ya da üstelik daha da az dramatik bir durumda, yargıçlara nasıl yaşlı gözlerle yalvarıp ricalarda bulunduğunu, nasıl duygulandırıcı bir tavırla çocuklarını ve onların yanısıra daha birçok akrabasını ve dostunu mahkemeye gösterdiğini anımsadığında, benim büyük bir olasılıkla yaşamım tehlikedeyken böyle şeylerden hiç birini yapmayacağımı gördüğünde bana gücenebilir. Zıtlığı gören biri belki de bana karşı dönebilir ve bu noktada benden hoşlanmayarak öfke ile bana karşı oy verebilir. Şimdi, eğer aranızda böyle bir insan varsa,—lütfen dikkat edin, var demiyorum—, ona haklı olarak şu yanıtı veriyorum: Dostum, ben bir insanım, ve başka insanlar gibi etten ve kemikten bir yaratığım, Homer'in dediği gibi, ''tahtadan ya da taştan'' değil ama insan ana babadan doğdum ve sonuç olarak akrabalarım var; ve evet Atinalılar, bir ailem, üç oğlum var, biri hemen hemen yetişkin, ve öteki ikisi henüz genç; ve gene de sizlerden bir bağışlama dilenmek için onlardan hiç birini buraya getirmeyeceğim. Ve niçin mi getirmeyeceğim? Herhangi bir dikbaşlılıktan ya da sizlere saygısızlıktan değil. Ölümden korkup korkmadığımın bu konuyla hiç ilgisi yok. Ama, kamu oyuna duyduğum saygı yüzünden böyle bir davranış bana benim kendim için, sizler için ve bütün devlet için utandırıcı görünüyor. Benim yaşıma ulaşan ve hak etmiş olsun ya da olmasın bir bilgenin ününü taşıyan biri için bu yöntemleri kullanmak doğru olmaz. Çünkü ne olursa olsun dünya Sokrates'in herhangi bir yolda başka insanların çoğundan üstün olduğuna karar vermiştir. Ve eğer aranızda bilgelik ve yüreklilikte ve herhangi bir başka erdemde daha üstün olduğu söylenenler böyle yaparak kendilerini bayağılaştıracak olurlarsa, davranışları nasıl utandırıcı olur! Mahkum edildiklerinde çok tuhaf davranışlar gösteren birçok ünlü insan gördüm; eğer ölecek olurlarsa başlarına korkunç birşey geleceğini, ve eğer yaşamalarına bir izin verecek olursanız ölümsüz olacaklarını sanıyor gibi göründüler; ve bana kalırsa böyle şeyler kentimizin onurunu düşürür, ve yolu buraya düşecek bir yabancıya Atina'nın en seçkin erkeklerinin, onlara Atinalıların kendileri tarafından onur ve yetki verilmesine karşın, kadınlardan daha iyi olmadığını düşündürür. Ve diyorum ki aramızda bir saygınlığı olanlar tarafından bu tür şeylerin yapılmaması gerekir; ve eğer yaparlarsa, onlara izin vermemeniz gerekir; tersine, acıklı bir sahne yaratan ve kenti gülünç düşüren insanı mahkum etmeye sessizce davranan birinden daha hazır olduğunuzu göstermelisiniz. Ama saygınlık sorununu bir yana atarsak, bir yargıcı bilgilendirmek ve inandırmak yerine ondan bir iyilik istemede, ve böylece bir bağışlanma elde etmede sanırım yanlış birşey vardır. Çünkü onun ödevi bir türe armağanı sunmak değil, ama yargıda bulunmaktır; ve kendi keyfine göre değil ama yasalara göre yargıda bulunacağına yemin etmiştir; ve ne biz sizi bu yemini bozma alışkanlığında yüreklendirmeli, ne de siz kendinize bu alışkanlığa kapılma iznini vermelisiniz, bu sizin de bizim de inancımıza aykırıdır. O zaman benden onursuz ve yanlış ve inancıma aykırı gördüğüm şeyleri yapmamı istemeyin, özellikle şimdi, Meletos'un savcası üzerine dinsizlikle suçlanmakta olduğum sırada. Çünkü, Atinalılar, eğer sizi dileklerin gücüyle inandırırsam ve yeminlerinizi çiğnemeye zorlarsam, o zaman size hiçbir tanrının olmadığını öğretiyor, ve kendi savunmamda gerçekte kendimi onlara inanmamakla suçluyor olacağım. Ama durum böyle değildir ve bunu yapmanın çok uzağındayım. Çünkü tanrıların varlığına inanıyor, ve suçlayıcılarımdan herhangi birinin onlara inandığından çok daha yüksek bir anlamda inanıyorum. Ve davamı sizin için ve benim için en iyi yolda belirlemeniz üzere sizlere ve Tanrıya bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mahkeme oylama yapar ve Sokrates'i suçlu bulur. Suçlayan oyların sayısı 281, aklayanlarınki 220'dir. Sokrates bunun üzerine ceza konusunda konuşur.&lt;/span&gt;]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oylarınızla beni mahkum ettiniz, Atinalılar; ve eğer buna bir içerleme göstermiyorsam bunun nedenleri var. En başta bunu bekliyordum, ve beni asıl şaşırtan yalnızca oyların böyle yakın olması oldu; çünkü bana karşı olan çoğunluğun çok daha büyük olacağını düşünüyordum; ama şimdi, eğer otuz oy daha öte yana geçmiş olsaydı, aklanmış olacaktım. Üstelik şimdi bile Meletos'un suçlamasından kurtulmuş olduğumu düşünüyorum. Dahası, Anitus ve Likon'un yardımı olmasaydı, yasanın gerektirdiği gibi oyların beşte birini alamayacak olduğu açıktır, ki bu durumda kendisi bin drahmalık cezaya çarptırılacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ceza olarak ölümü öneriyorsunuz. Kendi payıma ben ne önermeliyim, Atinalılar? Açıktır ki hakkım olanı. Ve hakkım nedir? Bütün yaşamım boyunca boş durmaya hiçbir anlam vermemiş olduğum için, ama insanların çoğunun kaygılandığı şeyleri, para kazanmayı, ev geçindirmeyi ve askeri görevleri, kamu toplantılarında konuşmayı, memurlukları, komploları, partileri gözardı ettiğim için katlanmam ya da ödemem gereken asıl karşılık nedir? Gerçekte bir politikacı olarak yaşamak için gereğinden öte dürüst olduğumu düşünerek, size ya da kendime hiçbir yararımın olamayacağı yerlere gitmedim; ama her birinize kişisel olarak en büyük iyilikte bulunabileceğim her yere gittim, ve aranızda herkesi kendisine bakması gerektiğine, kişisel çıkarların peşine düşmeden önce erdem ve bilgeliği araması gerektiğine, devletin çıkarlarıyla kaygılanmadan önce devletin kendisi ile kaygılanması gerektiğine inandırmaya, tüm eylemlerinde uyması gereken düzenin bu olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu yolda davrandığım için neyi hak ediyorum? Hiç kuşkusuz iyi bir şey, ey Atinalılar, eğer gerçekte ne olması gerektiğinin hesabını yapacak olursam; ve bu ödül ona uygun düşecek birşey de olmalıdır. Size iyilik eden ve boş zamanı sizleri bilgilendirebilmek için isteyen yoksul birine uygun bir ödül ne olacaktır? Belediye binasında konuklanmasından daha uygun bir ödül olamaz, sevgili Atinalılar—bir ödül ki, onu Olimpia'da at ya da araba yarışını kazanan yurttaştan çok daha fazla hak etmiştir. Çünkü o size mutluluğun yalnızca görünüşünü verir, ama ben ise kendisini; çünkü yoksulluk içinde olan o değil ama benim. Ve eğer cezayı haklı olarak hesaplayacak olursam, karşılık budur: Belediye binasında konuklanmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de şimdi söylediklerimle size meydan okuduğumu düşünüyorsunuz, tıpkı daha önce gözyaşları ve dualar konusunda söylediklerimde olduğu gibi. Ama bu doğru değil. Dahaçok hiçbir zaman bile bile birine kötülük yapmamış olduğuma inandığım için böyle konuşuyorum, üstelik zaman çok kısa olduğu için sizi inandıramamış olsam bile. Eğer başka kentlerde olduğu gibi Atina'da da bir ölüm cezasına bir günde karar verilmemesi konusunda bir yasa olsaydı, o zaman inanıyorum ki sizleri inandırabilirdim. Ama büyük iftiraları bir anda çürütemem; ve, hiçbir zaman bir başkasına haksızlık yapmadığıma inandığım için, hiç kuşkusuz kendime de haksızlık yapmayacağım. Kendime herhangi bir kötülüğü hakettiğimi söylemeyeceğim, ya da herhangi bir ceza önermeyeceğim. Niçin önereyim? Meletos'un önerdiği ölüm cezasından korktuğum için mi? Ölümün iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorsam, niçin kötü olduğunu çok iyi bildiğim bir cezayı önereyim? Hapis mi diyeyim? Günlerimi niçin hapiste geçireyim, ve orası için herhangi bir zamanda seçilen memurların—Onbirlerin—kölesi olayım? Bir para cezası, ve ödeyinceye dek bir hapis cezası mı olsun? Karşıçıkış aynıdır. Hapiste yatmam gerekecek çünkü ödeyecek hiç param yok. Ve eğer sürgün dersem (ve belki de benim için bu cezayı kabul edeceksiniz), eğer söylemlerime ve sözlerime benim yurttaşlarım olan sizler dayanamaz ve onları daha fazla istemeyecek denli ağır ve uğursuz bulurken, başkalarının bana dayanabileceğini bekleyecek denli usdışı isem, gerçekten de gözüm yaşam sevgisi tarafından köreltilmiş olmalıdır. Hayır, Atinalılar, gerçekten de bu olacak birşey değil. Ve benim yaşımda kentten kente dolaşarak, sürekli olarak sürgün yerimi değiştirerek, ve her zaman kovularak nasıl bir yaşam sürerdim? Çünkü bütünüyle eminim ki nereye gidersem gideyim, orada da burada olduğu gibi genç insanlar başıma üşüşecekler; ve eğer onları uzaklaştıracak olursam, onların isteği üzerine büyükleri beni kovacak; ve eğer gelmelerine izin verirsem, onlar uğruna babaları ve dostları beni kovacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri diyecektir: Evet, Sokrates, ama bizden ayrıldıktan sonra dilini tutamaz mısın, yabancı bir kente gidersin, ve kimsenin işine karışmazsın? Şimdi size bunu nasıl yanıtladığımı anlatmak benim için gerçekten de güç. Çünkü size dersem ki dediğiniz gibi yapmak Tanrıya boyun eğmemek olacaktır, ve dolayısıyla dilimi tutmam olanaklı değildir, ciddi olduğuma inanmayacaksınız; ve eğer yine erdem konusunda ve benim kendimi ve başkalarını sorguladığımı duyduğunuz başka şeyler konusunda gündelik söylem insan için en iyi olan şeydir, ve sorgulanmayan yaşam yaşamaya değmezdir dersem, bana inanmanız daha da güç olacaktır. Gene de doğru olanı söylüyorum, üstelik sizi buna inandırmak benim için güç olsa da. Bundan başka, bir ceza çekmeyi hak ettiğimi düşünmeye hiç alışmadım. Eğer param olsaydı, ödemek zorunda olduğumun tümünü bir ceza olarak ödemeyi önerirdim, çünkü bundan hiçbir zarar görmezdim. Ama hiç param yok, ve dolayısıyla sizden cezayı olanaklarımla orantılı kılmanızı istemek zorundayım. Evet, belki de bir minaya gücüm yeter, ve bu yüzden o cezayı öneriyorum; Platon, Krito, Kritobulus ve Appolondorus, buradaki dostlarım, beni otuz mina demeye zorluyorlar, kefillerim olacaklar. O zaman ceza otuz mina olsun; bu insanlar sizin için kefil olarak yeterli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mahkeme bir oylama daha yapar ve Sokrates'i ölüme mahkum eder.&lt;/span&gt;]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kenti karalayanların size verecekleri kötü adı işitmek için çok beklemeniz gerekmeyecek, ey Atinalılar; Sokrates'i, bir bilgeyi öldürdünüz diyecekler; ve sizi kınamak istediklerinde bana bilge diyecekler, üstelik bilge olmasam bile. Eğer biraz beklemiş olsaydınız, isteğinizi doğanın süreci karşılamış olacaktı. Çünkü görebileceğiniz gibi yaşım çok ilerledi, ve ölüm beni çok uzakta beklemiyor. Şimdi hepinize değil, ama yalnızca beni ölüme mahkum edenlere söylüyorum. Ve onlara diyecek bir başka şeyim daha var: Belki de bağışlanmamı sağlayacak türde sözler söylemediğim için mahkum olduğumu düşünüyorsunuz, demek istiyorum ki, aklanmak için gereken herşeyi yapmayı ve söylemeyi uygun bulmamış olduğum için. Hiç de değil; mahkum olmama götüren eksiklik hiç kuşkusuz sözcüklerin eksikliği değildi. Bu işitmeyi en çok istediğiniz türden konuşmayı yaptıracak utanmazlığın ya da yüzsüzlüğün ya da eğilimin olmamasıydı—ağlamak ve inlemek ve yakarmak, ve başkalarından işitmeye alıştığınız ama ileri sürdüğüm gibi bana yakışmayacak başka pekçok şeyi yapmak. O sırada tehlikeye karşın özgür bir insana yaraşmayacak hiçbirşey yapmamam gerektiğini düşündüm; ve şimdi de savunma biçemimden hiçbir pişmanlık duymuyorum; sizin istediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa, kendim gibi konuşup ölmeyi yeğlerim. Çünkü savaşta olduğu gibi yasa karşısında da benim ya da herhangi bir insanın ölümden kaçmanın her yoluna başvurmaması gerekir. Savaşta sık sık olduğu gibi, bir insan silahlarını fırlatıp onu kovalayanların önünde diz çöktüğünde hiç kuşkusuz ölümden kurtulabilir; ve başka tehlikelerde de, eğer bir insan herşeyi söylemeye ve yapmaya istekli ise, ölümden kaçmanın başka yolları vardır. Güçlük, dostlarım, ölümden kaçınmak değil, ama haksızlıktan kaçınmaktır; çünkü o ölümden daha hızlı koşar. Ve yaşlı ve yavaş olduğum için daha yavaş koşucu beni yakaladı; ama suçlayıcılarımın uyanık ve çevik olmalarına karşın, hızlı koşucu tarafından, haksızlık tarafından yakalandılar. Ve şimdi sizin tarafınızdan mahkum edilmiş olarak ölüm cezasını çekmek üzere ayrılıyorum,—onlar da gerçeklik tarafından mahkum edilmiş olarak kendi yollarına gidiyorlar—kötülük ve yanlışlık cezasını çekmek üzere; ve ödülüme sarılmalıyım, onlar da kendilerininkine. Sanırım bu tür şeyler yazgı olarak görülebilirler—ve sanırım iyidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şimdi, beni mahkum eden insanlar, sizlere seve seve bir bilici gibi konuşacağım; çünkü ölmek üzereyim, ve ölüm saatinde insanlara peygamberlik gücü bağışlanır. Ve katillerim olan sizlere önceden bildiriyorum ki, benim ayrılmamdan hemen sonra bana verdiğiniz cezadan çok daha ağırı hiç kuşkusuz sizleri bekliyor olacaktır. Sizi suçlayandan kaçabilmek ve yaşamlarınızın bir hesabını vermemek için beni öldürdünüz. Ama sonuç beklediğiniz gibi değil, bütünüyle başka türlü çıkacaktır. Çünkü şimdikilerden daha çok suçlayıcınız olacak; şimdiye dek onları durduruyordum; ve daha genç oldukları için üzerinize daha sert gelecekler, ve onlara daha çok içerleyeceksiniz. Eğer insanları öldürerek birinin kötü yaşamlarınızı kınamasının önüne geçebileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz; bu kaçış yolu ne olanaklı ne de onurludur; en kolay ve en soylu kurtuluş yolu başkalarını ortadan kaldırmaktan değil ama kendini geliştirmekten geçer. Ayrılmadan önce beni mahkum etmiş olan yargıçlara söyleyeceğim öngörü bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni aklamak için oy veren dostlara gelince, memurlar işleriyle uğraşırken, ve ben ölmem gereken yere gitmeden önce, sizlere burada yer alan bu olay konusunda birşeyler söylemek istiyorum. O zaman biraz daha kalın, çünkü zaman varken pekala biraz daha konuşabiliriz. Benim dostlarımsınız, ve size başıma gelen bu olayın anlamını göstermeyi isterdim. Ey yargıçlarım—çünkü size gerçekten yargıçlarım diyebilirim—sizlere harika bir olaydan söz etmek istiyorum. Şimdiye dek kaynağı içimdeki bilici olan tanrısal yeti, belki herhangi bir sorunda bir dil sürçmesi ya da herhangi bir yanlışlık yapabilirim diye, sürekli olarak önemsiz şeylerde bile bana karşı çıkma alışkanlığındaydı; ve şimdi gördüğünüz gibi en son ve en büyük kötülük olarak düşünülebilecek olan ve genellikle öyle olduğuna inanılan şey başıma geldi. Ama tanrısal işaret ne sabah evden ayrılırken, ne mahkemenin yolundayken, ne de konuşurken söyleyecek olduğum hiçbir şey için hiçbir karşıtlık belirtisi göstermedi; ve sık sık bir konuşmanın ortasında durdurulmuş olmama karşın, şimdi önümdeki sorun konusunda bilici söylediğim ya da yaptığım hiçbirşeyde bana karşı çıkmadı. Bu suskunluğun nedeni olarak düşünebileceğim nedir? Size söyleyeyim. Bu başıma gelenin iyi bir şey olduğunun, ve ölümün kötü birşey olduğunu düşünenlerin yanılmakta olduklarının bir belirtisidir. Çünkü iyi bir şey yapmak üzere olmasaydım, alışıldık uyarı bana karşı çıkardı hiç kuşkusuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka yolda düşünürsek ölümün bir iyilik olduğunu ummak için çok büyük bir neden olduğunu göreceğiz; çünkü ölüm şu iki şeyden biri olmalıdır: ya bir hiçlik ve hiçbir şey duymama durumudur, ya da, dedikleri gibi, ruhun bir değişimi ve bu dünyadan bir başkasına bir göçüdür. Şimdi, eğer hiçbir şey duyulmadığını, ama düşlerin bile rahatsız etmediği birinin uykusu gibi bir uyku olduğunu düşünüyorsanız, ölüm anlatılamayacak denli büyük bir kazanç olacaktır. Çünkü eğer bir insan uykusunun düşler tarafından bile rahatsız edilmemiş olduğu geceyi seçecek olsaydı, ve bunu yaşamının öteki günleri ve geceleri ile karşılaştırıp sonra bize yaşamı boyunca bu geceden daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirdiğini söyleyecek olsaydı, sanırım herhangi bir insan—sıradan bir insan değil ama giderek büyük kral bile—ötekilerle karşılaştırıldığında böyle günlerin ya da gecelerin sayılarının çok büyük olmadığını bulurdu. Şimdi eğer ölüm böyle bir doğadaysa, o zaman ölmek kazançtır; çünkü bengilik o zaman yalnızca tek bir gecedir. Ama eğer ölüm bir başka yere yolculuk ise, ve orada, dedikleri gibi, ölüler kalıyorsa, bundan daha büyük ne olabilir, ey dostlarım ve yargıçlarım? Eğer gerçekten de biri aşağıdaki dünyaya varırsa, ve bu dünyadaki türe öğretmenlerinden kurtulup orada yargıda bulundukları söylenen gerçek yargıçları bulursa—Minos ve Rhadamanthus ve Aeakus ve Triptolemus, ve Tanrının kendi yaşamlarında dürüst olmuş olan başka oğulları—, o zaman yolculuk onu yapmaya değerdir. Orfeus ve Musaeu ile, Hesiod ve Homer ile konuşabilmek için insan neler vermezdi? Hayır, eğer bu doğruysa, birçok kez ölmeyi kabul ederim. Ben kendim de orada Palamedes ile, Telamon'un oğlu Ajax ile, ve haksız bir yargı yoluyla ölmüş başka birçok eski kahraman ile karşılaşıp konuşmayı harika birşey olarak kabul ediyorum; ve sanırım yaşadıklarımı onların yaşadıkları ile karşılaştırmak çok büyük bir haz verecektir. Herşeyden önce, o zaman gerçek ve yanlış Bilgi üzerine araştırmamı sürdürebileceğim; bu dünyada olduğu gibi sonrakinde de; ve kimin bilge olduğunu, ve kimin bilgelik tasladığını ve öyle olmadığını bulacağım. Büyük Truva seferinin önderini sorgulayabilmek için, ey yargıçlar, bir insan neler vermez; ya da Odisseus'u ve Sisifos'u, ya da sayısız başka erkek ve kadını! Onlarla söyleşide ve onlara sorular sormada nasıl sonsuz bir haz olacaktır! Bir başka dünyada, ne olursa olsun, bir insanı sorular sorduğu için öldürmezler. Çünkü bizlerden daha mutlu olmanın yanısıra, eğer söylenen doğruysa, ölümsüz olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın, ve pekinlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbirşey Tanrılar tarafından gözardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur. Ama açıkça görüyorum ki benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmak olacak. Bu yüzden bilici hiçbir belirti vermedi. Bu nedenle de beni mahkum edenlere ya da suçlayanlara kızgın değilim; bana hiçbir kötülük yapmış değiller, gerçi beni mahkum etmedeki amaçları bana bir iyilik yapmak değil ama beni yaralamak olmuş olsa da; ve bunun için onları biraz kınayabilirim. Gene de onlardan bana bir iyilikte bulunmalarını isteyeceğim. Oğullarım büyüdükleri zaman, ey dostlarım, eğer varsıllık konusunda ya da başka herhangi birşey konusunda erdem için olduğundan daha fazla kaygı gösterirlerse, ya da eğer gerçekte birer hiçken birşeymiş gibi davranırlarsa, sizden onları cezalandırmanızı, benim sizlere sıkıntı verdiğim gibi onlara sıkıntı vermenizi isteyeceğim; o zaman uğruna kaygı duymaları gereken şeyle kaygı duymadıkları için, gerçekte bir hiçken birşey olduklarını düşündükleri için, benim sizleri azarladığım gibi siz de onları azarlayın. Eğer bunu yaparsanız, hem ben hem de oğullarım sizden hakça davranış görmüş olacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılma saati geldi, ve kendi yollarımıza gidiyoruz—ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.mitoloji.info/"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yunanca&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;'dan çeviri: Deniz Canefe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-9052094214637777559?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/9052094214637777559/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=9052094214637777559' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/9052094214637777559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/9052094214637777559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/sokratesin-savunmas.html' title='Sokratesin Savunması'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3019785475837800967</id><published>2008-09-16T00:22:00.000-07:00</published><updated>2008-09-16T00:23:34.893-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Turgut Uyar</title><content type='html'>&lt;div style="float: left; margin-right: 20px; width: auto;"&gt;&lt;img alt="images" height="275" src="http://img1.blogcu.com/images/g/a/r/gariboglu/turgut_4.jpg" width="195" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify; width: auto;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;İstanbul' daki ilköğreniminden sonra, Konya Askeri Okulu, Bursa Işıklar Askeri Lisesi ve Askeri Memurlar okulunu bitirip Posof, Terme ve Ankara' da personel subayı olarak görev yaptı. 1958' de askerlikten ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayii' nin Ankara şubesinde çalışmaya başladı. Emekliliğinden sonra İstanbul' a yerleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hece ölçüsüyle yazdığı ve toplumsal konuları işleyen ilk iki kitapı Arz-ı Hal(1949) ve Türkiyem(1952)' den sonra, Dünyanın En Güzel Arabistanı' yla bireyin iç dünyasına yönelerek yalnızlığın ve çıkışsızlığın peşinde olmuştur. Tütünler Islak(1962) ve Her Pazartesi(1968)' de koruduğu bu çizgiyi, Divan(1970)' la geleneksel şiirin kalıplarına, Toplandılar (1974) ve Kayayı Delen İncir (1982)' le söz konusu dönemde yaşanan sınıfsal mücadelenin yansımalarına yerini bırakmıştır.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;sup&gt;&lt;a class="postlink" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Turgut_Uyar"&gt;Turgut Uyar&lt;/a&gt;&lt;/sup&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eserleri&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şiirleri&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arz-ı Hal (1949)&lt;br /&gt;Türkiyem (1952-1963)&lt;br /&gt;Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959)&lt;br /&gt;Tütünler Islak (1962)&lt;br /&gt;Her Pazartesi (1968)&lt;br /&gt;Divan (1970)&lt;br /&gt;Toplandılar (1974)&lt;br /&gt;Toplu Şiirler (1981, ilk dört kitaptaki şiirleri)&lt;br /&gt;Kayayı Delen İncir (1982)&lt;br /&gt;Dün Yok mu (1984)&lt;br /&gt;Büyük Saat (Son yazdıklarıyla birlikte bütün şiirleri 1984)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnceleme&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Şiirden (1984)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çeviri&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lukretius - Evrenin Yapısı(Bu çalışmayı sevgili karısı Tomris Uyar'la gerçekleştirmiştir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ödülleri&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1963 Yeditepe Şiir Armağanı Tütünler Islak ile&lt;br /&gt;1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü Lucretius'tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar'la birlikte)&lt;br /&gt;1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Kayayı Delen İncir ile&lt;br /&gt;1984 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Büyük Saat ile&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3019785475837800967?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3019785475837800967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3019785475837800967' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3019785475837800967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3019785475837800967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/turgut-uyar.html' title='Turgut Uyar'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-9025435661058416875</id><published>2008-09-14T07:06:00.000-07:00</published><updated>2008-09-14T07:08:39.796-07:00</updated><title type='text'>Kültür Sanat Hırsızlarına!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Yaptığınız bu ahlaki olmayan davranıştan ötürü sizi kınıyoruz. Dip kültür olarak blogtaki yazıları kanyak göstermeksizin (Ç)ALAN bu hırsızları şikayet edeceğimizi bildiririz!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dip Kültür&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yazarları&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-9025435661058416875?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/9025435661058416875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=9025435661058416875' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/9025435661058416875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/9025435661058416875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/kltr-sanat-hrszlarna.html' title='Kültür Sanat Hırsızlarına!'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1943853338326165139</id><published>2008-09-09T03:02:00.000-07:00</published><updated>2008-09-09T03:13:09.325-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Konu Dışı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><title type='text'>Erdal Kınacı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkiye' nin en ünlü fotoğraf sanatçılarından biridir Erdal Kınacı. Bir çoğunuz biliyor/bilmiyor olabilirsiniz bu güzide insanı. Kınacı' nın objektifinden dünyaya bakmak, insanın gözünden gerçek dünyaya tüm çıplaklığıyla bakmak, demektir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.gaxxi.com/fotoritim/fotoritim/gorsel/dosya/1172864011self.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 277px; height: 321px;" src="http://www.gaxxi.com/fotoritim/fotoritim/gorsel/dosya/1172864011self.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kendi Ağzından Hayatı&lt;/span&gt;: Sağlık Memuru Seyhan' dan olma 1966 senesinde Malatya' da ev hanımı Türkan' dan doğma üç çocuğun ortancasıyım. Şu satırları oluşturabilmek için geçmişimi düşündüğümde çokça zeki olduğumu ama hiç akıllı olmadığımı fark ediyorum. Zıpır, yaramaz, sümüklü, yamalı, yoksul kelimeleri geliyor aklıma. Okuldan, okumaktan hep nefret ettim, zulüm gelirdi okula gitmek. Döve döve götürüp teslim ederlerdi. Bu kez öğretmenler dövmeye devam ederdi. Bu kadar nefret etmeme rağmen derslerim çok iyiydi, okuduğum her okuldan birinci olarak mezun oldum. Sadece Üniversite sınavında ikinci olmuştum. Okula henüz başlamadan, ne alakaysa orta okul terk annemin çizdiği yağlıboya, guaj vs. tablolara öykündüğümden sanırım, resim çizmeye başladım. Üniversiteden mezun oluncaya kadar da çizdim. Bu çizimler birkaç sergide yer buldu, güzel sanatların herhangi bir bölümünü okuyamamak içimde hep ukde olarak kaldı. Üniversite yıllarında, lisede merak sardığım fotoğrafı anlama ve geliştirme şansım oldu. Deli gibi fotoğraf çeker, basar, yayınlar ve anlatırdım. Mezun olduktan sonra önce Psikiyatri, sonrasında Nükleer Tıpta uzmanlaşmak için asistanlığa başladım. İlk eşimin ani ölümü ile hem ihtisası hem fotoğrafı, daha doğrusu her şeyi bıraktım. Uzunca sayılabilecek bir süre doğu ve güneydoğuda kaldım, "dağları" gördüm. İstanbul' a döndüğümde şehre küstüğümün onun ise beni hiç sevmediğinin farkına vardım. Doktorluğa tekrar döndüğümde Yozgat' a gönderildim, iki yıl kadar sürülmediğim ilçesi kalmadı. "Komünist Doktor" deyip selam vermekten çekindiklerinden eski dost fotoğraf ile vakit geçirmeye başladım tekrar. İki yılın sonunda iktidar değişikliğini fırsat bilip tayin yaptırarak daha önce hiç görmediğim Anamur' a gelip yerleştim. Evlendim, kızım oldu. 14 yıldır bu gözünü sevdiğim memlekette yaşıyorum, hem doğasını hem insanını seviyorum, yaklaşık 100 bin nüfusun tamamına yakınını bilirim , "Koca Doktor" derler severler. Evden çıktığımda tanıdık yüzlerle karşılaşmak, karşılaştığım insanın içini dışını, her şeyini bilmek sahte olmayan gülümsemelerle, içten selamlarla konuşmak, paylaşmaktan keyif alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir teknem var, fırsat buldukça dalar, fırsat buldukça dağlara - tepelere çıkarım, fırsat bulamasam da fotoğraf çekerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;div align="center"&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Erdal kınacının hayatı, kendi ağzından bir röportajında dökülen kelimelerle böyle. Gerçekten sanatçıyı incelediğinizde insanı -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;yazının ilk başındada bahsettiğimiz gibi&lt;/span&gt;- çok iyi betimliyor. Erdal Kınacı bu betimliyiciliği ile National Geographic' in düzenlediği &lt;/span&gt;Uluslararası Fotoğraf Yarışması&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;' nda,"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnsan&lt;/span&gt;" kategorisinde birinci seçildi. Birinci seçilen eseri aşağıdadır:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.utopyaada.com/data/media/73/national_geoghrapic_2006_1.si.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 527px; height: 273px;" src="http://www.utopyaada.com/data/media/73/national_geoghrapic_2006_1.si.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Yazı keşfedilmeden önce resimler ile yani hiyeroglifler vardı. İnsanlar bu şekilde mağara duvarlarına kendilerini karalıyordu belkide, ya da yaşadıklarını. İşte Erdal Kınacı'da insanlara görmediklerini, görüp kaçtıklarını, irdeleyemediklerini gösteriyor Fotoğraf karalamalarında.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;a style="font-weight: bold;" href="http://erdalkinaci.deviantart.com/"&gt;Devianart Sayfası&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1943853338326165139?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1943853338326165139/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1943853338326165139' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1943853338326165139'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1943853338326165139'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/erdal-knac.html' title='Erdal Kınacı'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-723189605992505604</id><published>2008-09-06T02:10:00.000-07:00</published><updated>2008-09-06T02:21:47.247-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Konu Dışı'/><title type='text'>Dip Kültür Forum Yakında Aktif Olacak.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yakında forum sistemimizi aktif edeceğiz. ulaşmak için &lt;a style="font-weight: bold; font-style: italic; color: rgb(255, 102, 102);" href="http://dipkultur.dailyforum.net/"&gt;adresinden ulaşabilir.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu süre zarfında görev almak isterseniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mail adresiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili Olduklarınız:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gelişmesine yardımcı olacağınız bölümleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; yazarak bizimle çalışabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-723189605992505604?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/723189605992505604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=723189605992505604' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/723189605992505604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/723189605992505604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/09/dip-kltr-forum-yaknda-aktif-olacak.html' title='Dip Kültür Forum Yakında Aktif Olacak.'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6251133383870726739</id><published>2008-08-30T09:47:00.000-07:00</published><updated>2008-08-30T09:54:22.515-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Lethe</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://farm1.static.flickr.com/136/327369203_18fa8108d5_o.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 305px; height: 241px;" src="http://farm1.static.flickr.com/136/327369203_18fa8108d5_o.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lethe&lt;/span&gt;, uzun ve acı suyuyla cehnnemde Styx nehrinin komşu nehri.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar acılarını unutmak için şarap içer ve kanlarına üzüm suyu karışır unuturlardı dünyadaki çilelerini bir an için. Ertesi gün yine acı çekmeye devam ederlerdi eskiden. İnsanlığın acısı hiçbir zaman dinmeycekti. Ve acılardan kurtulmak için bu lanetli gözyaşlarıyla sulanmış çamurdan yoğrulmuş bedeni bu dünyada bırakmak gerekti, ölmek gerekti, ruhların kaçması gerekti. Ölümün karanlık soluğunu hissetiği zaman karanlıklar ülkesine inerdi ruhlar. Ardından Styx nehrine yaklaşıp kayıkçının(&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Charon&lt;/span&gt;) gelmesini beklerlerdi. Karşıya geçmek için ızıdırap dolu yıllar geçiririlerdi ruhlar, cehnenmein ateşli kıyıları bu ruhların çığlıklarıyla beslerdi kendini, cehennemin kapısında 3 başlı köbek &lt;a style="font-weight: bold; color: rgb(255, 102, 102);" href="http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/kerberos.html"&gt;Kerberos&lt;/a&gt; beklerdi. Ruhların kaçmaması için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhlar lethenin yanına gelir onun kıyısında oturur ve ağlarlardı çığlıklar yükselirdi ansızın, acı çeken ruhlar Lethe'nin suyundan içerlerdi unuturlardı geçmişlerini. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. İnsan baktığı zaman, nehrin sularında acılarının nasılda akıp gittiğini görürdü. İsyan ve çığlıklar nehir sularıyla birlikte cehennemin karanlık kuyususna giderdi ve herkes arınırdı acılarından, ızdıraplarından. Ve aslında ölümün asla bir son olmadığına inanırlardı, ve kendilerini korkunun kollarına bırkırlardı. Sebebi ise bi daha diriliceklerdi ve acı çekeceklerdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delilik, çok büyük acıların Lethe' sidir bu yüzden.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6251133383870726739?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6251133383870726739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6251133383870726739' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6251133383870726739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6251133383870726739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/lethe.html' title='Lethe'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7149632374365775080</id><published>2008-08-17T03:47:00.000-07:00</published><updated>2008-08-17T04:21:59.569-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Louis Aragon</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://siir.gen.tr/siir/l/louis_aragon/aragon_3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 256px; height: 319px;" src="http://siir.gen.tr/siir/l/louis_aragon/aragon_3.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Louis Aragon&lt;/span&gt; (Doğum: 3 Ekim 1897 Paris - Ölüm: 24 Aralık 1982, Paris) Siyasal eylemci ve komünizm yanlısı şair, romancı ve deneme yazarı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bugünkü Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri olarak bilinir. Özellikle, Türkçe' ye &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mutlu Aşk Yoktur&lt;/span&gt; adıyla çevrilen şiiriyle tanınır. Önceleri, Dada akımının öncüleri arasında sayılıyordu, sonradan Breton, Soupaux ile birlikte bu yüzyılın en önemli şiir akımı olan Sürrealizm'in kurucularından biri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne değin şiir, roman, eleştiri, deneme, çeviri olarak 61 kitap yayımladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aragon'un ünü, öte yandan, İkinci Dünya Savaşı' nda gizli karşı koyma hareketiyle daha bir büyümüştür. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Le Paysan de Paris&lt;/span&gt; adlı romanı, gerçek üstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Charles d'Orléans&lt;/span&gt;'dan, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Victor Hugo&lt;/span&gt;'ya değin uzayan bir şiir çizgisini sürdürür gibidir Aragon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aragon açık yazan ozanlardandır, birçok şiirleri bu yüzden şarkı haline getirilmiştir. Aragon, romancı olarak da ün yapmıştır. Çağdaş romanların arasında önemli bir yer tutar. Birkaç çevirisi de vardır. 24 Aralık 1982' de Paris'te ölmüştür.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://liberterkedi.blogspot.com/2008/08/elsa-nn-gzleri-louis-aragon.html"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Elsa'nın Gözleri &lt;okuyun&gt;&lt;br /&gt;&lt;/okuyun&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7149632374365775080?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7149632374365775080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7149632374365775080' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7149632374365775080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7149632374365775080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/louis-aragon.html' title='Louis Aragon'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-2373256800928773642</id><published>2008-08-13T15:38:00.000-07:00</published><updated>2008-08-13T15:43:10.652-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Avram Noam Chomsky`den Seçmeler</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.americanswhotellthetruth.org/images/portraits/noam_chomsky.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://www.americanswhotellthetruth.org/images/portraits/noam_chomsky.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;• Bir toplum ne kadar özgür olursa güç kullanmak o kadar zorlaşır.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;• Entellektüellerin binlerce yıldır süregelen görevi insanları pasif itaatkar cahil ve güdümlü hale getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Eşitlik olmadan demokrasi olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Demokrasi içindeki insanların oyuncu değil izleyici olduğu bir sistemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yönetim ne halkındır, ne halk tarafından yapılır, ne de halk içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Halk özgürleştikçe korku ve propagandaya daha çok başvurulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kanunları severim faydalıdırlar, ama uygulanmadıklarında işe yaramazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Propaganda sanatı insanlara güçsüz, yalıtılmış, diğerlerinden kopmuş hissini vermekten ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Alışılmış zihinsel düzenler değiştiğinde devrim patlak verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Her türlü otorite ve hiyerarşi sorgulanmalı ve bunların meşruiyeti ispatlanmalıdır... Meşruiyetini ispatlayamayan her türlü otorite gayrimeşrudur ve devrilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Modern bir sanayi toplumunun görevi, şu anda teknik açıdan gerçekleştirilebilir olan bir şeye, yani gerçekten üretip yaratan, bizzat denetledikleri kurumlar içinde sınırlı hiyerarşik yapılarla, mümkünse hiyerarşiyi tamamen ortadan kaldırarak yaşamlarını özgürce sürdüren insanların özgür ve gönüllü katılımlarına dayanan bir topluma ulaşmaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-2373256800928773642?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/2373256800928773642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=2373256800928773642' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2373256800928773642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/2373256800928773642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/avram-noam-chomskyden-semeler.html' title='Avram Noam Chomsky`den Seçmeler'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6443338219094108846</id><published>2008-08-13T15:25:00.000-07:00</published><updated>2008-08-13T15:36:33.569-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Şahmeran Efsanesi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img.blogcu.com/uploads/masalkurdu_ww.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 277px; height: 368px;" src="http://img.blogcu.com/uploads/masalkurdu_ww.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Evvel zamanda, Mezopotamya topraklarında doğmuş bir efsane Şahmeran.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllardan beri anlatıla gelmiş çeşitli coğrafyalarda. Özellikle yılanlık bir bölge olan Adana-Misis' te ve Mardin' de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmasp isminde uzun boylu, geniş omuzlu, esmer tenli, çok yakışıklı bir genç yaşarmış zamanın durduğu bu şehirde. Binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla girmiş Tahmasp. Mağaranın içi o kadar karanlıkmış ki hiçbir şey göremiyormuş, yalnızca etrafında dolanan yaratıkların sesini duyuyormuş. Çaresizlik içinde beklerken bir ışık huzmesi belirmiş. Işık huzmesi kendisine yaklaştıkça gözleri kamaşan Tahmasp, ellerini gözlerine siper ederek etrafında gezinen yaratıkların ne olduğuna baktığında uzunu, kısası, yeşili, siyahı ile envai çeşitte binlerce yılanın çevresini sarmış olduğunu fark etmiş. Yılanların hepsi kafalarını kaldırmış, gelen ışık huzmesine doğru bakıyorlarmış. Tahmasp' ta onların baktığı yöne doğru bakınca birden dona kalmış. Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlık mağaranın içinde hayatında gördüğü en güzel kadının yüzünü görmüş birden. Ona doğru daha dikkatli bakınca kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etmiş. Kadın ona doğru ilerliyormuş, tam karşısında durmuş, gülümseyerek elini ona doğru uzatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve demiş ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="display: block;" id="formatbar_Buttons"&gt;&lt;span class="" style="display: block;" id="formatbar_JustifyFull" title="Tümünü Yasla" onmouseover="ButtonHoverOn(this);" onmouseout="ButtonHoverOff(this);" onmouseup="" onmousedown="CheckFormatting(event);FormatbarButton('richeditorframe', this, 13);ButtonMouseDown(this);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Korkma benden Tahmasp. Ben yılanlar ülkesinin kraliçesi Şahmeranım. Benden sana zarar gelmez. Ben dünya düzeni kurulmaya başladığı andan beri vardım. Krallığıma hoş geldin. Bundan böyle benim misafirimsin. Şimdi yat ve dinlen. Sonra seninle uzun uzun konuşuruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle deyip geldiği yoldan geri gitmiş. Tahmasp gördükleri karşısında yaşadığı dehşeti ve şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışarak olduğu yerde kıvrılıp uyumuş. Ertesi sabah uyandığında Şahmeranı karşısında mükellef bir sofranın başında otururken bulmuş. Tahmasp' ı kahvaltıya davet etmiş Şahmeran. O ise gözlerini şahmerandan alamıyormuş. Şahmeran' da ona bakıyormuş kendinden geçmiş bir halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Bak Tahmasp demiş. Ben insanlığın bütün tarihini biliyorum. İstersen sana anlatayım&lt;/span&gt; deyip başlamış anlatmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatmış, anlatmış, anlatmış günler boyu. Bu sohbetler sırasında Tahmasp ve Şahmeran arasında tarihin en soylu aşklarında birisi başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://80.190.202.79/pic/g/gizliilimler/sahmeran3.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 264px; height: 215px;" src="http://80.190.202.79/pic/g/gizliilimler/sahmeran3.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Gel zaman git zaman Şahmeranın anlatacağı bir şey kalmamış artık. Tahmasp' ta anasını ve yeryüzünü özlemeye başlamış. Bir gün dayanamamış ve düşüncesini Şahmeran' a da açmış. Sevdiğinin kendisinden sıkıldığını ve artık gitmek istediğini duyunca önceleri kesin bir dille reddetmiş Şahmeran. Ancak günler geçip Tahmasp' ın üzüntüsünden eriyip bittiğini görünce dayanamamış ve ona şöyle demiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ey Tahmasp beni iyi dinle, sözlerime iyi kulak ver. Biliyorum, gitmene izin verirsem sende bana ihanet edeceksin ve yerimi diğer insanlara söyleyeceksin. Ancak bu topraklarda aşklar ölümünedir. Seni çok sevdiğimden dolayı üzülmene dayanamıyorum. Bu sebeple gitmene izin veriyorum. Ancak bana bir söz vermeni istiyorum. Ne sebeple olursa olsun başka insanlarla beraber suya girme.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmasp sevinçle Şahmerana sarılmış ve ona asla ihanet etmeyeceğine dair yeminler etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmasp mağaradan çıktıktan sonra bir köye yerleşmiş ve marangozluk yapmaya başlamış. Arada sırada da gizlice mağaraya giderek Şahmeranı ziyaret ediyormuş. Ancak bu mutlu günler uzun sürmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmasp' ın yaşadığı ülkenin kralı bir gün amansız bir hastalığın pençesine düşmüş. Ülkenin bütün hekimleri gelmiş ama kralın hastalığına çare olamamışlar. Kralın kötü kalpli bir veziri varmış. Vezir her seferinde krala hastalığının tek çaresinin Şahmeranda olduğunu söylüyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun etinden bir parça yemesinin kralın hastalığının dermanı olacağını kralın kafasına sokmuş. Kralda Şahmeranın bir an önce bulunmasını emretmiş. Bütün ülkede Şahmeran aranmış. Sonunda bilge bir adam bütün insanların gruplar halinde hamamlara ve nehirlere sokulmasını tavsiye etmiş böylece Şahmeranın yerini bilen varsa onu bulabileceklerini söylemiş. Vezirde ülkedeki herkesi hamamlara sokmaya başlamış. Askerler Tahmasp' ın yaşadığı köye de gelmişler ve herkesi toplayarak büyük bir hamama götürmüşler. Tahmasp Şahmerana verdiği sözü hatırlayarak önce gitmek istememiş. Ancak askerler onu zorla içeri sokmuşlar. Tahmasp hamama girdikten sonara herkesin gözünün üzerine dikildiğini fark etmiş. Kendisine bakınca bütün vücudunun yılanlarınki gibi pullarla kaplandığını fark etmiş. Askerler hemen Tahmasp' ı yakalayarak vezirin huzuruna getirmişler. Kötü kalpli vezirin amacı kralı iyileştirmek falan değilmiş. Şahmeranı yakalayıp dünyanın bütün sırlarına sahip olmak istiyormuş. Tahmasp' a günlerce işkence yaptıktan sonra Şahmeranın yerini söyletmiş. Askerler hemen gidip Tahmasp' ın söylediği yerde mağarayı bulmuşlar ve Şahmeranı oradan çıkarıp saraya getirmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahmeran ve Tahmasp kralın huzurunda karşı karşıya gelmişler. Şahmeran üzüntülü ve utanç dolu Tahmasp' a dönmüş:&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.lautenschlaeger.net/asklepios.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 239px; height: 339px;" src="http://www.lautenschlaeger.net/asklepios.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ey sevdiğim, üzülme. Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin ama&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; bende sana dememiş miydim bu topraklarda aşklar ölümünedir diye. Bak şimdi anladın mı? Sen üzülme ne olur!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahmasp Şahmeranın bu sözleri karşısında daha da utanmış. Şahmeran sözlerine devam etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şimdi size sırrımı vereceğim. Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda öte dünyayı boylayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli vezir elinde kocaman kılıcı ile atılıp Şahmeranın bedenini iki parçaya ayırmış. Ve kuyruğundan bir parça koparmış Tahmasp' ta duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin, Şahmeranın kafasından bir parça ısırıvermiş. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can vermiş. Tahmasp' a ise hiçbir şey olmamış Şahmeran son anda yaptığı planı ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş. Ancak Tahmasp sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada&lt;span style="font-weight: bold;"&gt; Lokman Hekim&lt;/span&gt; efsanesi almış başını yürümüş... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6443338219094108846?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6443338219094108846/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6443338219094108846' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6443338219094108846'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6443338219094108846'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/ahmeran-efsanesi.html' title='Şahmeran Efsanesi'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8972482144230283132</id><published>2008-08-13T15:15:00.000-07:00</published><updated>2008-08-13T15:23:16.184-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Amin Maalouf</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img150.imageshack.us/img150/4467/malouffgi0.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 235px; height: 227px;" src="http://img150.imageshack.us/img150/4467/malouffgi0.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yapıtlarının tümü Türkçe' ye çevrilen Amin Maalouf ülkemizde "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Semarkant&lt;/span&gt;" adlı romanıyla tanındı ve okuyucuyu kendine bağlayarak diğer romanlarında ki o akıcı, etkileyici üslubu ile de en çok satanlar listesinde yer aldı. Okuyucunun bu kadar etkilemesinin sebebi sanıyorum romanlarında tarihi dönemleri etkileyici ve sade bir dille anlatmasıdır&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Hayatı&lt;/b&gt;: Amin Maalouf 1949' da Lübnan' da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı; 1976' dan beri Paris' te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır. Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1983, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos&lt;/span&gt;) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986' da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü' nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Léon l’Africain (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Afrikalı Leo, YKY&lt;/span&gt;) ise bugün bir "Klasik" kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maalouf’un 1988' de yayımlanan ikinci romanı Samarcande da (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Semerkant, YKY&lt;/span&gt;) coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Les Jardins de Lumière (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1991, Işık Bahçeleri, Telos&lt;/span&gt;) ve Le Ier Siècle après Béatrice (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1992, Beatrice' den Sonra Birinci Yüzyıl, Telos&lt;/span&gt;) adlı romanlarının ardından, 1993' te yayımlanan romanı Le Rocher de Tanios (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tanios Kayası, YKY&lt;/span&gt;) ile Goncourt Ödülü' nü kazanan yazarın, Les Echelles du Levant (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğunun Limanları, YKY&lt;/span&gt;) adlı romanı 1996' da, Les Identités Meurtrières (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ölümcül Kimlikler, YKY&lt;/span&gt;) adlı deneme kitabı 1998' de çıktı. Maalouf 2000’de Le Périple de Baldassare yayımladı (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yüzüncü Ad-"Baldassare’nin Yolculuğu", YKY&lt;/span&gt;). Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho' nun bestelediği opera için yazdığı Uzaktan Aşk (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2002, YKY&lt;/span&gt;) Maalouf’ un ilk librettosudur. Origines (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yolların Başlangıcı, 2004&lt;/span&gt;) yazarın son çalışmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kurgusal Roman Ve Öyküleri&lt;/b&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semerkant (1988)&lt;br /&gt;Afrikalı Leo (1986)&lt;br /&gt;Işık Bahçeleri (1991)&lt;br /&gt;Beatrice' den Sonra Birinci Yüzyıl (1992)&lt;br /&gt;Tanios Kayası (1993)&lt;br /&gt;Doğunun Limanları (1996)&lt;br /&gt;Ölümcül Kimlikler (1998)&lt;br /&gt;Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (2000)&lt;br /&gt;Yolların Başlangıcı (2004)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Librettoları&lt;/b&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaktan Aşk (2002)&lt;br /&gt;Adriana Mater (2006)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kurgusal Olmayan Eserleri&lt;/b&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O izmirli, o halepli, o beyrutlu o şamlı, o kudüslü, o parisli....O her yerde. Aslen Lübnanlı olan ancak Fransa' da yaşayan Amin Maalouf yazdığı kitaplarda Ortadoğuyu ve bizleri anlatıyor. Yaşadığı kimlik farklılaşmasını kitaplarına taşıyan ve Ortadoğu' nun tarihini bizlere roman atmosferinde aktaran yazar özellikle &lt;b&gt;ÖLÜMCÜL KİMLİKLER&lt;/b&gt;'de tartıştığımız etnik meselelere kendince çözümler sunuyor. Bizi bilen biri olarak bizi bizlere ve Batıya anlatıyor. Arapların gözüyle Haçlı Seferleri ise aynayı bu kez batılılara çeviriyor. SEMERKANT' ta Selçuklu devrindeki olayları, büyük tasavvufçu ve matematikçi ÖMER HAYYAM' ı ve Haşhaşiyun tarikatının kurucusu ALAMUT KALESİ' nin sahibi HASAN SABBAH' ı anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzdendir ki Maalouf okunmalıdr...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8972482144230283132?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8972482144230283132/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8972482144230283132' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8972482144230283132'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8972482144230283132'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/amin-maalouf.html' title='Amin Maalouf'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4696287748374852341</id><published>2008-08-12T07:08:00.000-07:00</published><updated>2008-08-12T07:21:36.217-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Okuma Sanatı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben neden korkuyorum?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Okuyacak bir kitap bulamamaktan&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-family: lucida grande; font-weight: bold;"&gt;LiberterKedi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin kendine göre okuma alışkanlıkları vardır. Ancak iyi bir okuyucu olmak için bu alışkanlıklarımızın gözden geçirilmesi gereklidir. Çağımızda yeni eğitimin temel amaçlarından birisi, gençlere bu sanatı öğretmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethe ilerlemiş yaşında halâ bu sanatı yeterince öğrenemediğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu, Goethe' nin bu itirafını ilk okuduğumda bana çok anlamlı gelmemişti. Bu büyük adamın aşırı bir alçak gönüllülük gösterdiğini düşünmüştüm. Yaşım ilerledikçe bu sözdeki bilgeliği kavramaya başladım. Goethe haklıydı. Okuma sanatı, bir ömre sığacak sanatlardan değildi. Bundan dolayı da gözden uzak tutamayacağımız bir sanattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;André Maurois,  gençler için yazılmış en güzel kitaplardan birisi olan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yaşama Sanatı&lt;/span&gt;" adlı  o güzel kitabının bir bölümünü okuma sanatına ayırmıştır. Maurois' ya göre genelde  üç tip okucu vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Birinci tip okuyucular&lt;/span&gt;, durmadan okuyan, ne bulursa okuyanlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bunlar okumakta ne fikir, ne gerçekleri ararlar, ancak dünyayı ve ruhlarını maskeleyen o sözcükler dizisinin peşindedirler. Okuduklarının özünden, ana fikrinden pek azını akıllarında tutarlar; bilgi kaynakları arasında hiçbir değerlendirme yapmazlar. Onların yaptığı okuma, tamamen edilgen (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;pasif&lt;/span&gt;)dir; sadece yazılara boyun eğerler; okuduklarını yorumlamazlar; akıllarında bunlara yer açmazlar; bunları sindirmezler.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İkinci tip okuyucular&lt;/span&gt;, zevk için okuyanlardır. Bu daha aktif bir okumadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu tür okuma meraklısı romanları, güzel ifadeleri, ya kendi duygularının uyanışını ve heyecana gelmesini, ya da yaşamda bulamadığı serüvenleri aradığı için, yani zevki için okur.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan dertlerinin yüzyıllardır aynı kaldığını görmek onu rahatlatır. Bu tür, zevki için okuma, sağlıklı bir okumadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Üçüncü tip okuma&lt;/span&gt;, iş için okumadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu bir kitapta belirli bilgileri, anahatlarını tasarladığı halde zihinde bir yapıyı tamamlayabilmek için gereken ham maddeleri bulmak için okuyan adamın okumasıdır.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tip okumaya girişenlerin mutlaka not tutması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maurois' ya göre her çalışma gibi, okumanın da kuralları vardır. Bu kurallar, kışın soğuktan korunmak için  giydiğimiz kalın kumaştan yapılmış paltolar gibi canımızı sıkabilir, ancak yaralıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Birinci kural&lt;/span&gt;:  Birkaç yazarı ve birkaç konuyu eksiksiz bilmek, birçok yazarı ve birçok konuyu üstünkörü bilmekten daha iyidir: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir eserin güzellikleri ilk okuyuşta hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz. Gençlikte, tıpkı yaşamda olduğu gibi, kitapların arasında dost aramak için dolaşmalıdır, ama bu dostlar bulunup, seçilip benimsenince onlarla baş başa kalmak gerekir. Montaigne’in,  Saint-Simon’un Retz’in, Balzac’ın veya Proust’un yakını olmak, bir yaşamı zenginleştirmeye yeter.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İkinci Kural&lt;/span&gt;: Hayat, yeterince kısa olduğu ve bütün eserleri okuma imkânı bulunmadığı için tenkit süzgecinden geçmiş olan baş yapıtları, şaheserleri öncelikle okumak: “Ş&lt;span style="font-style: italic;"&gt;aheserlerin sayısı zaten o kadar çoktur ki, hepsini tanımamıza asla imkân olmayacaktır. Biz de yüzyılların yaptığı seçime güvenelim. Bir insan yanılabilir, bir kuşak yanılabilir, insanlık yanılmaz&lt;/span&gt;.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüşten, sanat kitaplarının seçiminde de bilim kitaplarının seçiminde de yararlanabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Üçüncü kural&lt;/span&gt;: Size seslenen yazarları bulunuz. Sizin yazarlarınızın kimler olduğunu tanımayı öğrenin. Sizin yazarlarınızın dostlarınızın yazarlarından farklı olduğunu göreceksiniz.  Maurois, bu konuda “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Edebiyatta da aşkta olduğu gibi, başkalarının seçimi insanı şaşırtır.&lt;/span&gt;” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size uygun gelen yazarları bir defa bulduktan sonra, onları kendinize birer düşünce merkezi yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Dördüncü kural&lt;/span&gt;: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fırsat buldukça okumamızı güzel bir konserin, soylu bir törenin saygılı ve sessiz havasına büründürmeliyiz. Bir sayfaya göz atmak, telefona cevap vermek, sonra, aklı başka yerde kitabı tekrar eline almak, sonra ertesi güne kadar bir yere bırakmak, okumak değildir. Gerçek okuyucu, kendisine uzun, yalnızlık içinde akşamlar hazırlar; çok sevdiği şu yazara, bir kış pazarının öğleden sonrasını ayırır…&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beşinci kural&lt;/span&gt;: Kendinizi büyük kitaplara lâyık hale getiriniz. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çünkü, diyor Maurois, onların okunması da tıpkı İspanyol hanları ve aşk gibidir: İnsan ancak kendi getirdiğini bulabilir.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün anlamadığımız bir kitabı pekâla, hayat ve okuma tecrübemiz arttıktan sonra anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımızı yine Maurois' nın şu cümlesiyle bitirelim: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Okuma sanatı, her şeyden önce, yaşamı kitaplarda bulmak ve kitaplar sayesinde onu daha iyi anlamak sanatıdır.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4696287748374852341?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4696287748374852341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4696287748374852341' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4696287748374852341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4696287748374852341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/okuma-sanat.html' title='Okuma Sanatı'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4225112064137839030</id><published>2008-08-10T02:15:00.000-07:00</published><updated>2008-08-10T02:21:43.968-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><title type='text'>Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi Açılıyor!</title><content type='html'>Hayatımızın gerçek ile sananldan ayırt edilemediği şu zamanlarda bir ilginç haberde bu olsun. Evet ülkemizde " &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sanal Fotoğraf Müzesi Açılıyor! &lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bir grup fotoğraf sanatçısı ve sanat sever tarafından kurdukları sitede duyurdular. Haber şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;A. “Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi”nde yapıtlarına yer verilecek sanatçılarda aranan            koşullar&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. En az 3 sergi açmış            olan sanatçıların kendilerinin belirleyecekleri            (1) yapıta müzede yer verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          2. Sergi sayısı (10) ve üzeri olan sanatçıların            kendilerinin belirleyecekleri (2) yapıta yer verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          3. TFSF üyesi bir fotoğraf derneği’ne üye olan            tüm sanatçıların kendilerinin belirleyecekleri            (1) yapıta, "müze renkleri” içinde yer verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          4. Ulusal ya da uluslararası yarışmalarda derece alan sanatçıların            kendi belirleyecekleri (1) yapıta yer verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;B. Gönderilecek yapıtların            nitelikleri&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;         &lt;br /&gt;          1. Müze'de yer alacak sanatçı, en çok 100            sözcük ile kendi tanıtımını yapacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          2. Yapıtın teknik özellikleri ve çekim öyküsü            belirtilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          3. Yapıtlar : jpg - 800x600 pixel ve 72-DPI olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          4. Yapıtlar sayısal (dijital) olarak            e-posta ile gönderilecektir.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;C. Müzede yer alacak sanatçılar&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;         &lt;br /&gt;          1. Gönderecekleri yapıtın kendilerine ait olduğunu,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          2. Bu yapıtın her türlü sorumluluğunun da kendilerine ait            olduğunu belirten, açık kimlikleri ve adresleri ile birlikte bir taahhüt yazısını            e-posta ile göndereceklerdir. Kullanılan e-posta adresinin kendilerine ait olduğu kabul edilecektir.         3 aylık bir hazırlık “&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;yapıtların            temini ve müzenin oluşturulması&lt;/span&gt;” süreci sonunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türkiye Sanal Fotograf Müzesi&lt;/span&gt;” tüm sanatseverlerin            hizmetinde olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;         &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:85%;color:#ffffff;"&gt;Not: İlk 3 aylık süre            içinde gönderilecek yapıtlara, sonraki yıllarda “özel            bölüm ” içinde yer verilecektir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4225112064137839030?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4225112064137839030/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4225112064137839030' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4225112064137839030'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4225112064137839030'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/trkiye-sanal-fotoraf-mzesi-alyor.html' title='Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi Açılıyor!'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8169004971724479860</id><published>2008-08-09T12:21:00.000-07:00</published><updated>2008-08-09T12:27:52.250-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Kerberos</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://tabmok99.mortalkombatonline.com/kerberos.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 471px; height: 222px;" src="http://tabmok99.mortalkombatonline.com/kerberos.gif" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yunan mitolojisinde karşılığı, Hades' in yönettiği, ölülerin bulunduğu yeraltının kapısında bekçilik yapan üç başlı köpektir. Hesiode' a göre 50, Horace' a göre ise 100 başı vardı. Kuyruğu bir yılan olan ve sırtında sayısız yılanbaşı bulunan, ısırıkları zehirli bu köpek Herakles' in 12 görevi arasında yer alır. Kerberos Yunanca "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;çukur&lt;/span&gt;" -çok derinlerdeki, şeytani çukur- iblisi demektir. Yarı kadın yarı yılan Ekhidna ile dev Typhon' un oğlu olan Kerberos' un kardeşi Orthros' tur. Dev zincirlerle bağlı olan bu köpeğin görevi yer altına giren ölülerin tekrar yeryüzüne çıkmalarını önlemektir. Sadece üç kere yenilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;• Son görevi Kerberos'u yakalamak olan Herakles tarafından yakalanarak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Müzik yeteneğini kullanan Orpheus tarafından uyutularak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Lethe ırmağındaki su yardımıyla Hermes tarafından uyutularak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Roma mitolojisinde, ilaçlı keklerle Aineias tarafından uyutularak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yine bir Roma masalında, ilaçlı keklerle Psykhe tarafından uyutularak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerberos özellikle kapıların, eşiklerin ve sınırların bekçisi olmanın arke tipi olmuştur. Orta Çağdan günümüze kurgu yapıtlarda sıkça bu özelliğiyle yer almıştır. Dante' nin İlahi Komedya' sında ve Fluffy olarak J. K. Rowling'in Harry Potter ve Felsefe Taşı adlı kitabında. Ayrıca günümüzde güvenlik ve savaş alanında da kullanılmaktadır. Buna örnek ise MIT tarafından geliştirilen Kerberos protokolü gibi.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8169004971724479860?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8169004971724479860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8169004971724479860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8169004971724479860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8169004971724479860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/kerberos.html' title='Kerberos'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-374231297660095470</id><published>2008-08-09T11:59:00.000-07:00</published><updated>2008-08-30T11:27:48.194-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Halikarnas Balıkçısı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.kenthaber.com/Resimler/2005/10/13/00033468.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 263px; height: 310px;" src="http://www.kenthaber.com/Resimler/2005/10/13/00033468.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Halikarnas Balıkçısı 1890'da doğdu. İlköğrenimini Büyükada Mahalle Mektebi' nde, orta öğrenimini Robert Koleji' nde yaptı (1904). Oxford Üniversitesi'nde dört yıl Yakın Çağlar Tarihi okudu, üniversiteyi orada bitirdi. İstanbul'a dönünce Resimli Ay, İnci vb. dergilerde yazılar yazdı, kapak resimleri ve süslemeler yaptı, karikatürler çizdi (1910 - 1925). Cumhuriyetten sonra asker kaçaklarıyla ilgili bir yazısı yüzünden üç yıl kalebentlikle Bodrum' a sürüldü. Cezasının son yarısını İstanbul' da geçirdikten sonra yeniden döndüğü Bodrum' da kaldı. 1947' de İzmir' e yerleşen Halikarnas Balıkçısı, 13 Ekim 1973' de bu kentte öldü. Çok sevdiği Bodrum' a gömüldü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Cevat Şakir, daha Robert Kolej' in son sınıfında iken İkdam gazetesinde yazmaya başladı, çeviriler yayınladı (1904). İngiltere' den döndükten sonra yazı ve çevirilerini sürdüren Cevat Şakir' in ilk öyküleri heyecan öğesini öne çıkaran magazin öyküleridir. Kendisi şöyle demektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İsmini cismini unuttuğum bir çok yerlere de yazılar yazıyor, resim ve karikatürler yapıyordum. Fakat bunların çoğu istediğim gibi değildi. Kendi gönlüme göre yazdıklarım için, bunları halk anlamaz diyorlardı. Benim istediğim gibi değil, başkalarının istediği gibi yazmanın tadı kalmıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevat Şakir, yazar kimliğini de düşünce adamı kimliğini de asıl anlamda Bodrum'da kalebentliğe mahkum edilmesinden sonra bulacaktır. 1926 yılından itibaren Halikarnas Balıkçısı imzasıyla yazmaya başlayacak olan Cevat Şakir, Bodrum'a varışından sonra kendisinde meydana gelen bu dönüşümü şöyle anlatmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. (...) Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak! Şükran! Kıyamet kopuyar. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, başıma avuç avuç akıttım.(...) Dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıâli yokuşunun boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıla dururken, onun ortasında- içinde bir milyar kuş sanki sevinçle cıvıldaşarak- Halikarnas Balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıyordu.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başka insan, hem o günlere kadar yazınımızda hemen hiç görülmeyen denizi, deniz insanlarını benzersiz bir şiirsellikle anlatacak bir öykücü / romancı hem de sonraki yıllarda Mavi Hümanizma diye nitelenecek bir hareketi başlatan bir kültür adamı olacaktır. Onun Anadolu uygarlığına ilişkin ilginç görüşleri ve sonraki yıllarda turistik nitelik kazanacak olan "Mavi Yolculuk" gezileri dolayısıyla Bodrum, uluslararası bir üne kavuşacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mavi Yolculuğun Öyküsü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Mavi yolculuğun öyküsü Gökova Körfezi’nde başladı. Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) Bodrum’da 3 yıl kalebentliğe mahkum edildi. Cevat Şakir’in Bodrum günleri cezadan çok keyfe dönüştü ve bu nedenle onu tekrar İstanbul’a aldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevat Şakir, cezasını tamamladıktan hemen sonra Bodrum’a yerleşti. Bodrum’un antik adından esinlenerek Halikarnas Balıkçısı takma adıyla çok sayıda yazı yazdı. Yazılarında Gökova körfezindeki gezilerini, yaşamından kesitleri, insanları anlattı. Bu yolculukların bir bölümüne Sebahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi dostları da katıldılar. Ve Gökova körfezinde önceleri çok mütevazı koşullarda başlayan bu bir kaç günlük turlara “mavi yolculuk” adını verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yapıtları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Roman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1946   Aganta Burina Burinata&lt;br /&gt;1956   Ötelerin Çocuğu&lt;br /&gt;1962   Uluç Reis&lt;br /&gt;1966   Turgut Reis&lt;br /&gt;1969   Deniz Gurbetçileri,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü&lt;br /&gt;1939   Ege Kıyılarından,&lt;br /&gt;1947   Merhaba Akdeniz,&lt;br /&gt;1952   Ege'nin Dibi,&lt;br /&gt;1954   Yaşasın Deniz,&lt;br /&gt;1957   Gülen Ada,&lt;br /&gt;1972   Ege'den (Önceki kitaplardan seçmeler ve yeni öyküler),&lt;br /&gt;1973   Gençlik Denizlerinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İnceleme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1954   Anadolu Efsaneleri,&lt;br /&gt;1955   Anadolu Tanrıları,&lt;br /&gt;1971   Anadolu'nun Sesi&lt;br /&gt;19..      Asia Minor&lt;br /&gt;19..      The Civilization of Western Asia Minor&lt;br /&gt;19..      An Outline of History of Turkey&lt;br /&gt;1976   Mektuplarıyle Halikarnas Balıkçısı    (Haz: A. Erhat)&lt;br /&gt;1981   Düşün Yazıları    (Haz: A. Erhat )&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-374231297660095470?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/374231297660095470/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=374231297660095470' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/374231297660095470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/374231297660095470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/halikarnas-balks.html' title='Halikarnas Balıkçısı'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3065332266008697702</id><published>2008-08-09T01:06:00.000-07:00</published><updated>2008-08-09T01:10:32.152-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Shakespeare Eserleri İlk Nerede Sergilendi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Londra Müzesi arkeologları, ünlü İngiliz yazar William Shakespeare'i n eserlerinin ilk kez sergilendiği tiyatronun kalıntılarını buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologlar, basitçe "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tiyatro&lt;/span&gt;" dedikleri açık hava oyun alanının, Shakespeare' in ilk kez oynadığı ve daha sonra eserlerinin sahneye konduğu tiyatro olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra' nın da ilk tiyatrolarından olan söz konusu yerin 1576 yılında açıldığı, ancak kira sorunu yüzünden söküldüğü ve 1599 yılında Thames nehrinin güneyinde "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;The Globe&lt;/span&gt;" olarak yeniden inşa edildiği belirtildi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a href="http://www.anadoluajansi.com"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(AA)&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3065332266008697702?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3065332266008697702/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3065332266008697702' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3065332266008697702'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3065332266008697702'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/shakespeare-eserleri-ilk-nerede.html' title='Shakespeare Eserleri İlk Nerede Sergilendi?'/><author><name>Liberter Kedi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='18' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/-qeYyeWW3VRA/Tam71-cHleI/AAAAAAAAAVg/9vd1aLPBftU/s220/DSC00795.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6622698483461526807</id><published>2008-08-09T00:31:00.000-07:00</published><updated>2008-08-09T00:49:37.403-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>İntihar ve Toplum Üzerine, André Gorz Ve Ölümü</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://elizabethwong.files.wordpress.com/2007/10/gorz.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://elizabethwong.files.wordpress.com/2007/10/gorz.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İntihar toplumların görünmeyin ya da göz ardı edilmişidir. Bazen çok eleştirilse de acaba neden bu adar toplumun tüm kesimleri tarafından tercih ediliyor düşündürücü. Yakın zamanda bunun üzerine fırathaber ajansında yazılmış aşağıdaki haber ilgimi çekti ve sizinle paylaşmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Haber Fransız Filozof André Gorz, eşi ile birlikte Vosnon köyünde intihar etmesiydi. Hasta eşinin giderek ağırlaşan sağlığı karşısında acı çeken düşünür evinde eşi ile birlikte yan yana ölü olarak bulundu. Nouvel Observateur dergisinin kurucularından politik ekoloji teorisyeni 84 yaşındaki filozof André Gorz' un eşi ile birlikte Aube bölgesindeki Vosnon' da bulunan evinde intihar ettiği belirtildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı boyunca çok sayıda önemli esere imza atan Gorz, 1923 yılında Gerard Horst ismi ile Viyana' da Yahudi bir baba ve Katolik bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1946 yılında Lozan' da Sartre ile karşılaşan Gorz, 1946' da evlendi ve Paris' e yerleşti. 1964 yılında Michel Bosquet adı ile ortaya çıkan Gorz, politik ekoloji ve antikapitalist düşünür olarak değerlendiriliyor. Gorz ayrıca Ekoloji ve Politika, Ekoloji ve Özgürlük gibi kitapları ile de tanınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gorz, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;onların ve bizim ekolojimizi&lt;/span&gt;" tanımlarken, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ekoloji, ilk etapta tıpkı genel seçimler ve bir Pazar dinlenmesi gibidir, düzenin tüm burjuvaları ve partizanları onların yıkımını, anarşinin zaferi ve gericiliği istediğinizi söyler. Sonra ikinci bir aşamada, şeylerin gücü ve halk baskısı dayanılmaz olunca, size dün reddettikleri verilir ve temelde bir şey değişmez&lt;/span&gt;" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetecilik de yapan Gorz, 1946' da Sartre' ın önsözünü yazdığı İhanetçi kitabına imza attı. 1961 yılında Modern Zamanlar Komitesi' ne girdi, 1964' te Jean Daniel ile birlikte Nouvel Observateur dergisini kurdu. 1980 yılına Elveda Proletarya kitabı çıkan Gorz, kapitalizm, sosyalizm, ahlaki değerler, ekoloji ve siyaset üzerine çok sayıda kitap yazdı. Gorz, 1983 yılında Troyes kentinin 35 km uzağındaki Vosnon köyünde hasta eşi ile birlikte emekliliğe ayrıldı. Bir arkadaşı pazartesi sabahı Gorz ve eşi Dorine'nin yaşadığı dramı fark etti. Kapısının üzerinde jandarmaya verilmesi gerektiğini belirten bir not buldu. André Gorz ve eşi içerde yan yana yatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gorz'un yakınlarına yazdığı mektuplar evinde bulundu. İntiharından birkaç gün önce André Gorz bir arkadaşında eşinin giderek kötüleşen sağlığı karşısında duyduğu acıyı anlatmış. Vosnon köyünde Gorz çifti sade ve misafirperver olarak tanınıyor. Gorz'un eşi ile ilişkisini anlattığı Bir aşkın hikayesi adlı kitabı 2006 yılında Galilée yayınlarından çıktı. Gorz'un bu kitabı eşine yazılmış bir mektup gibi. Filozof Gorz eşine şunları yazıyordu: "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;82 yaşına gireceksin. 6 santimetre küçüldün, sadece 45 kilogram ağırlığındasın ve halen de güzelsin, zarifsin ve arzu edilebilirsin. 47 yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden daha fazla seviyorum. Kısa bir süre önce sana yeniden aşık oldum.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://flavianos.files.wordpress.com/2008/01/gorz_b1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 436px; height: 211px;" src="http://flavianos.files.wordpress.com/2008/01/gorz_b1.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çok az sayıda kitap birkaç cümle ile bir aşk hikayesini bu denli duygu ve yaşam yüklü anlatıyor. Bu mektup acı çeken ve yakında hayata veda edeceği bilinen bir kadına yazılmıştı. Bu ölüm yazan ve okuyan için de kabul edilemezdi. Gorz, öngörülen bu ölümde eşini yalnız bırakmayarak yaşamda olduğu gibi ölümde de yanında oldu. Bu haber, bir yönüyle akciğer kanserine yakalanıp gırtlağında ciddi problemleri olan ve sesini yitiren sigara tiryakisi Deleuze'un evinin penceresinden kendini atışı hatırlattı ister istemez. Bunun haricinde Woody Allen'ın dahiyane filmlerinden 1989 yapımlı Crimes and Misdemeanors'da Cliff'in röportaj yaptığı; ölmeden önce hayata ve aşka dair olumlu ve iyimser laflar eden bir filozof, hiç beklenmedik bir anda intihar ettiğinde Cliff, şaşkınlığını ve üzüntüsünü şöyle haykrıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="file:///C:/DOCUME%7E1/ADMINI%7E1/LOCALS%7E1/Temp/moz-screenshot.jpg" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu da ne demek oluyor şimdi? Adam gibi bir entellektüeldi. Benim rol modelimdi, en azından bir not bırakabilirdi... Günbegün, hayata Evet diyen bir adam, şimdi kalkmış birdenbire Hayır diyor.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deleuze'un ölümünün 1995'te, filmin çekiminden 6 yıl sonra olması ayrıca dikkat çekici... Filmde Cliff'de şok yaratan Gerçek intiharın aksine; Gorz, 82 yaşındaki sevgilisinin hastalığına dayanamayarak onunla birlikte ölmeyi tercih etti. Hem de son sözlerinde aşk'ını çarpıcı bir şekilde ifade ederek, arkadaşlarına mektuplar bırakarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntiharı dahi sembolikleştirerek, Gerçek' in uçurumundan geçmeyi kabul etmeyen bir hatta yaşamını sonlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm, Gorz' unkine benzer şekilde estetik kılınmalı mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa Allen'ın filmindeki filozofun tek başına ölümü daha mı etiktir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşama son nefeslerini verirken dahi güzel sözcükler bırakmadan elveda etmek, Gerçek'in imbiğinden geçerek ölmekse eğer; filmdeki filozofun intiharının şokunu atlatmak mümkün değilken, Gorz' un cenaze namazını kılmaya gerek bile yoktur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6622698483461526807?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6622698483461526807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6622698483461526807' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6622698483461526807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6622698483461526807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/intihar-ve-toplum-zerine-andr-gorz-ve.html' title='İntihar ve Toplum Üzerine, André Gorz Ve Ölümü'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-166078442585688668</id><published>2008-08-09T00:21:00.000-07:00</published><updated>2008-08-09T00:27:18.826-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Amin Maalouf: Doğunun Limanları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.turkkitap.de/catalog/article_images/dogunun%20limanlari.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 334px; height: 386px;" src="http://www.turkkitap.de/catalog/article_images/dogunun%20limanlari.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hayat budur de,&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Doğunun Limanları&lt;/span&gt;" bir vakitler Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen addır. "Doğunun Limanları" kelime anlamı olarak "Doğunun Merdivenleri" olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı addır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olay 1976 Haziranında bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulunmaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu hayran bir şekilde seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve o, bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar, türlü yollarla bu adama yanaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris'te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde veya sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına da yanıt vermeye çalışır ve ona, Paris' te dört gün kalacağını söyler. Yazar ile adamın tanışması, çarşamba akşamına rastlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar ile olayın anlatıcısı geceyi bir otelde geçirirler. Ertesi gün yazar, ondan kendi hayat hikâyesini anlatmasını ister. Yabancı adam bunu memnuniyetle karşılar yalnız, sözünün kesilmemesini yazardan istirham eder. Adamın adı: İsyan. İsyan, annesinin Ermeni, babasının ise Türk olduğunu söyler. Osmanlı torunu olan babası aynı zamanda çok zengin birisiymiş. İsyan, Adana'da dünyaya gelmiş ve daha sonra ailesiyle birlikte Lübnan'a taşınmışlardır. Babasının evliliğinden annesinin ölümüne kadar olan hayatı bu (birinci) bölümde anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan' ın söylediklerini yazar defterine not eder ve onun sözünü kesmemeye gayret eder. İsyan, Kitapdar Ailesi'ne mensup olduğu için aynı zamanda bu ad ile tanınmaktadır. O, Paris'te geçen öğrencilik günlerinden de söz etmektedir. Ne kadar başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulamaktan da geri kalmıyor. Ayrıca, burada iç dünyasını da gözler önüne sermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapdar, Paris' te Direniş Örgütü' ne girer ve birkaç ay sonra "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Özgürlük"&lt;/span&gt; adlı gazeteyi arkadaşlarıyla beraber çıkarır. Son derece mülayim ve kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayan bir insanın nasıl değiştiğini çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kitapdar, bu bölümde üyesi olduğu örgüt için nasıl çalıştığını anlatmaktadır. 1914-1918' li yıllarda yapılan savaşlardan da hatırlatmalarda bulunur. Bilinçsiz bir şekilde üyesi olduğu örgütten kendisini kurtarmayı tasavvur eder. Kendi mahallesine döndüğünde ne kadar ünlü biri olduğunu komşusundan öğrenir. Namı üniversiteye de yayılmıştır. Yani o, tam anlamıyla bir kahraman olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar üçüncü bölümde, İsyan' ın hayatı hakkında bazı incelemelerde bulunur. Fakat incelemeden öte onun anlattıklarıyla yetinerek bunları okuyucusunun, bizlerin, önüne sunar. İsyan'ın örgütteki lâkabı Bakü (gelecek, ati)' dür. O, gemiyle yaşadığı yer olan Beyrut' a döner. Limanda, aralarında babasının da bulunduğu büyük bir kitle tarafından coşkuyla karşılanır. Herkes onu övmektedir. Babası dört yıl zarfında olan biteni kendisine anlatır. Ailesi dağılmış; annesi, dayısıyla birlikte Avrupa'ya kaçmış, kız kardeşi de yabancı biriyle evlenmiştir. İsyan, babasına örgütte tanıştığı kız arkadaşı Clara' dan söz eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, otel odasında Kitapdar ile baş başadır. Onun söylediklerini kaydetmeye devam eder. Bu bölümde İsyan, Clara ile olan evliliğinden bahsetmektedir. 1947 yılında Filistin' in, Araplar ile Yahudiler arasında paylaşılması hâdisesinin gündemde olduğunu; Clara ile olan evliliklerinin de Yahudiler ile Arapların kaynaşmalarını sağladığını belirtir. İsyan, gençlik dönemindeki gençlere nasihatler vermektedir. İnsanın genç iken hiçbir şeyi dert etmediğini belirtir. Yalnız, yıllar geçince gençlik dönemindeki ateşleri, heyecanları da beraberinde götürdüğünü dile getirir. Gençlerin gelecekleri hakkında iyi plânlar yapmalarını tavsiye eder. Ayrıca aile içindeki uyuşmazlıklardan da yer yer bahsetmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, beşinci bölümde babasının hastalığı dolayısıyla Beyrut' a dönüşünü ve babasının ölümünden söz etmektedir. Babasının ölümü ve eşinden ayrılışı İsyan'da ruhî bunalımlara sebep olur. Herkesin deli diye nitelediği İsyan'ı, kardeşi Salem tımarhaneye atar. Böylece ailedeki tek vâris Salem olur. İsyan, otel odasında bekleyen yazara son akşamının olduğunu söyler. Anlatacaklarının son olabileceğini de ona hatırlatır. Kardeşi Salem, dört yıl sonra kendisini ziyarete gelir ve onu eve götürür. Ülkenin zenginlerinden biri olan kardeşi, bir zamanlar kendisini hapse atmaya çalışanlarla yatıp kalkmaktadır. Hayattan bıkan, eşine ve kızına kavuşamayan ve deli diye nitelendirilen İsyan, intihar etmek ister fakat arkadaşı Labo buna engel olur. Labo, yukarıdaki kalın kodlanmış sözleriyle İsyan'ı hayata bağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan' ın yirmi yıllık tımarhane hayatı vardır. Kardeşi son seçimlerde başkan olmuştur. Kızı Nadya, babasını kurtarmak için girişimlerde bulunur. Nadya, babasını tımarhanede ziyaret eder ve ona kitap içinde bir mektup verir. Bu mektup İsyan'ı  ikinci kez hayata bağlar. O, buradan kurtulma hayallerini kurar. Nadya ise çalışmalarına aralıksız devam eder. Direnişçilerin eylemlerinden sonra İsyan, tımarhaneden kaçar, eski arkadaşı Bertrand'ı görür ve ondan Clara' nın adresini alır. Bu son günde yazar ile İsyan vedalaşırlar. İsyan, Clara ile Horloge Rıhtımı'nda buluşacağını ona söyler. Yazar ise rıhtımın tam karşısında bulunan bir kafenin birinci katında oturup onların buluşacakları anı beklemeye başlar. Yazar elindeki dürbün ile İsyan'ı gözetler. Sonunda beklenen an gelir. Sevdiğinin yani Clara'nın karşıdan geldiğini gören İsyan'da titremeler başlar. Yazar, Clara ile İsyan'ın buluşmalarına şahitlik eder. İsyan ile Clara uzun bir müddet birbirlerine sarılı kalırlar. Bu durum karşısında çok etkilenen yazar, göz yaşlarını tutamadığını ve hüngür hüngür ağladığını da itiraf eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-166078442585688668?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/166078442585688668/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=166078442585688668' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/166078442585688668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/166078442585688668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/amin-maalouf-dounun-limanlar.html' title='Amin Maalouf: Doğunun Limanları'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8853454533061464155</id><published>2008-08-08T23:53:00.000-07:00</published><updated>2008-08-08T23:57:20.416-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Orhan Veli Kanık</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Orhan Veli Kanık (13 Nisan 1914 – 14 Kasım 1950)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img.blogcu.com/uploads/xfisiltix_OrhanVeli.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 251px; height: 249px;" src="http://img.blogcu.com/uploads/xfisiltix_OrhanVeli.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la birlikte Garip Akımı’nın kurucularındandır. Şiirde ölçü, uyak ve sanatlı söyleyişlere karşıdır. Orhan Veli, her şeyin şiire konu olabileceğini savunmuştur. 13 Nisan 1914 günü İstanbul’da doğdu. Babası orkestra şefi Mehmet Veli, annesi Fatma Nigar Hanım’dır. Adnan Veli (mizah yazarı) ve Füruzan Yolyapan isimli iki kardeşi vardır. Çocukluğu İstanbul’un Cihangir ve Beykoz semtlerinde geçti. İlkokulu Galatasaray Lisesi’nde yatılı olarak okudu. Babasının Cumhurbaşkanlığı Bando Şefi olması üzerine dördüncü sınıfta iken ailesi İstanbul’dan ayrılınca Ankara Gazi Okulu’na geçti ve ertesi sene Ankara Erkek Lisesi’ne başladı. En yakın arkadaşlarından Oktay Rıfat ile 13 yaşında, Melih Cevdet ile 16 yaşında tanıştı. Bu iki arkadaşıyla birlikte lise yıllarında hazırladığı Sesimiz dergisinde ilk yazılarını yayınladı. 1933 yılında liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’ne başladı. Ancak 1935 yılında okuldan ayrılarak yüksek öğrenimini yarıda bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şair, 1936’da Ankara’ya döndü. Askere gidene kadar PTT Genel Müdürlüğü Telgraf İşleri Reisliği Milletlerarası Nizamlar Bürosunda memurluk yaptı. Bu arada ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi’nde Mehmel Ali Sel adı ile yayınladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlkten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalıştı. Azra Erhat, Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947’de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu’ndaki görevinden istifa etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü. 1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950′ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara’dan ayrılıp, İstanbul’a döndü. 1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara’da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura düşerek ayağından yaralandı. İstanbul’a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi’nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye’de o güne kadar hiç bir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Geniş katılımlı bir cenaze ardından Rumelihisarı Mezarlığı’nda toprağa verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eserleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Garip (1941 – Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte)&lt;br /&gt;* Garip (1945 – Yalnız kendi şiirlerinden oluşan genişletilmiş 2. baskı)&lt;br /&gt;* Vazgeçemediğim (1945)&lt;br /&gt;* Destan Gibi (1946)&lt;br /&gt;* Yenisi (1947)&lt;br /&gt;* Karşı (1949)&lt;br /&gt;* Bütün Şiirleri (Adam Yayınları, 1951 – 1975)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8853454533061464155?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8853454533061464155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8853454533061464155' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8853454533061464155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8853454533061464155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/orhan-veli-kank.html' title='Orhan Veli Kanık'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1937779230785306464</id><published>2008-08-08T14:37:00.000-07:00</published><updated>2008-08-08T23:51:46.902-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ahmet Telli</title><content type='html'>&lt;span class="postbody"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-family:Century Gothic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bekle beni küçüğüm&lt;br /&gt;umudu karartmadan&lt;br /&gt;sevinci yitirmeden bekle&lt;br /&gt;döneceğim bir gün elbet&lt;br /&gt;bekle beni&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;img style="width: 485px; height: 309px;" src="http://www.ucmorlale.com/album/data/media/26/ahmet_telli.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1946' da Çankırı' nın Eskipazar ilçesinde doğdu. Hasanoğlan ve Pazarören öğretmen okullarında eğitim gördü. Bir dönem köy öğretmenliği yaptı. Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. Anadolu'da çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 12 Eylü'den sonra uzunca bir süre tutuklu kaldı. 1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden. İsmet Özel' den sözcük seçimi ve ses tonu bakımından etkilendi. Romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attila İlhan' a yakın durduğu söylenebilir.12 eylül döneminde aynı zamanda eski bir öğrencisi olan polis memuru tarafından dövülmüş olduğuda kimi kaynaklarda yer alır. Ahmet Telli yukarıdaki kendi söylemlerinden de anlaşılacağı gibi. Türk edebiyatı içerisinde gerçektende sözünü ebediyen yitirmeyecek yazararındandır. &lt;span class="postbody"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eserleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şiir kitapları&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Yangın Yılları&lt;br /&gt;Hüznün İsyan Olur&lt;br /&gt;Dövüşen Anlatsın&lt;br /&gt;Saklı Kalan&lt;br /&gt;Su Çürüdü&lt;br /&gt;Belki Yine Gelirim&lt;br /&gt;Çocuksun Sen&lt;br /&gt;Kalbim Unut Bu Şiiri&lt;br /&gt;Barbar ile Şehla &lt;span class="postbody"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diğer Eserleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Ben Hiçbir Şey Söylemedim&lt;br /&gt;Sulara mı Yazıldı&lt;br /&gt;Buradayım Sözümde  &lt;span class="postbody"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ödülleri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;1980 Toprak Şiir Ödülü Hüznün İsyan Olur kitabı ile (Metin Altıok’la paylaştı)&lt;br /&gt;1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü Saklı Kalan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1937779230785306464?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1937779230785306464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1937779230785306464' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1937779230785306464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1937779230785306464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/ahmet-telli.html' title='Ahmet Telli'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8006304682859839760</id><published>2008-08-08T07:56:00.000-07:00</published><updated>2008-08-08T08:29:00.805-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Nazım Hikmet'in Şiiri</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img147.imageshack.us/img147/1079/ustayasayggq0.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 295px; height: 330px;" src="http://img147.imageshack.us/img147/1079/ustayasayggq0.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Nazım Hikmet' in şiiri gerçek anlamda bir arayışın şiiridir. Her sanat arayıştır, her yapıt bir insan araştırmasıyla ilgilidir. Ancak bazı yapıtlar insanı daha genel açıdan, daha bildik, daha alışılmış görünümleriyle ele alırken, bazı yapıtlar insana daha köklü, daha köktenci bir tutumla yönelirler. Dehanın özelliği insanı ortaya çıkarmak adına kılı kırk yarmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Şiir dehası Nazım Hikmet insana kabataslak bakmakla yetinmez, insanı bilgece ele alır, filozofça tartışır. Bunun bir bilgi işi olduğu kesindir. Sanatçının gündelik bilgiyle yetinemeyeceği de kesindir. Nazım Hikmet' in büyüklüğü, bütün bir insanlık kalıtından en yüksek düzeyde yararlanabilecek bir bilinç yüksekliğine ulaşmış olmasından gelir. Anlamak için bilmek, bilmek için anlamak gerekir. Sanatçı da bu zorunluluktan kaçamaz. Nazım Hikmet bu zorunluluğu erkenden sezmiş, kendini her şeyden önce bir bilgi insanı olarak yetiştirmenin yollarını aramıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet son derece bilgi tutkunu bir sanatçı olduğu gibi, etkilenmelere de son derece açık bir sanatçıdır. Onun sanatındaki etkilerden söz ederken domuzuna bıyık altından gülmeye çalışan insanlar, sanatçının en yüksek düzeyde etkiler alabilen bir kişi olması gerektiğini bile bilmeyecek kadar boş insanlardır. Herkes etki alamaz, herkes aldığı etkiyi sağlıklı bir biçimde özümleyemez. Bir Mayakovski' den, bir Baudelaire' den, bir Aragon' dan etkilenebilmek için onların bilinç düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Sanatta gerçek etkilenme, yüksek düzeyde etkilenme alt düzeyde bir bilinçle, gündelik bilgilerden oluşmuş bir bilinçle sağlanamaz. Rahatça, çekinmeden, hiçbir sinsi eğilim icinde olmadan şunu söyleyebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nazım Hikmet' in şiiri büyük etkilerle kurulmuş bir şiirdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onda her şey bilgece ya da bilgince düşünülmüştür, hiçbir şey raslantıya bırakılmamıştır. Kimi sanatçı denize olta sarkıtır gibi kendi içine bir tarayıcı salar ve oradan sezgiler, duygular, düşünceler derleyerek yapıtını oluşturmaya girişir. Nazım Hikmet'in şiiri böylesi bir gelişigüzellikten uzaktır. Nâzım Hikmet’in şiirinde her şey üst düzeyde bir kavrayış ve üst düzeyde bir açıklama adına uzun uzun tartışılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sanatçı sanatını, bu arada estetiğini kendi yaşam koşulları içinde, kendi yaşam koşullarına göre geliştirir. Sanatçının sanat deneyleri, başka sanatçıların sanat deneyleriyle güçlendiği ve bütünleştiği ölçüde önem kazanır. Bu, başka sanat çabalarının bize yol göstermesidir. İşte etkilenme bu noktada önemli olur, bu noktada kurucu bir anlam kazanır. Sanatçı yalnızca sevip saydığı üç beş sanatçının değil, bütün bir insanlık tarihinin etkilerine açık olmayı bilen kişidir. Bir sanatçının büyüklüğü, almış olduğu etkilerin büyüklüğünden gelir. İnsanlığın güçlü kalıtından yararlanabilmek, bunu ne kadar söylesek azdır, ancak yüksek bir bilgi düzeyinde olmakla olasıdır. Bu yüksek bilgi düzeyi, Nazım Hikmet’ te de gördüğümüz gibi, aralıksız tartışmalar düzeyidir. Her şeyin yaşamsal zorunluluklar gereği enine boyuna tartışmalarla kurulduğu bir dünyada sanat da tartışmalar içinde varolacaktır. Bu tartışma yapıtın doğasına katılır, varlığına siner, her şeyinde yansır. Her yapıt bize daha ilk adımda tartışmasız bir insan yaşamı olmayacağı gerçeğini duyurur. Bu yüzden sanatçı bakışıyla tekçi bakış, sanatçı gözüyle bütüncü insan gözü bağdaşmalardan uzak iki ayrı kutup oluşturur. Bir başka deyişle, her şeyi bir biçim görmek isteyen insan sanatla uzak yakın ilişkisi olmayan, olamayacak olan insandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nazım Hikmet bilen, bildiği için de iyi gören bir sanatçıdır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışı kaygan değildir, tersine kesinliklidir. Ancak bu kesinliklilik bir tekyanlılıktan kaynaklanmaz. Kimi sanatçı bakışını nerdeyse her şeye olur demeye hazır çok geniş bir açıdan dünyaya salar. Bu tür sanatçılar bize kesinliklerden çok kayganlıkları duyururlar. Nâzım Hikmet gibi sanatçılar, daha belirgin bir dünya görüşü içinde yer alan sanatçılar bu tür kayganlıklardan uzak kalırlar. O hem bir sanatçı, hem gerçek anlamda bir düşünür olarak bize her şeyden önce insanın büyüklüğünü, insan olmanın değerini öğretir. Şiiri tepeden tırnağa insandır. Ondan öğrendiğimiz bir başka şey, sanatçının bilgili olma zorunluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salt duyarlılık, salt sezgi, salt öngörü yetkin sanat yapıtlarını oluşturmaya yetmeyecektir. Duyarlılık da, sezgi de, öngörü de ancak bilgiyle gelişebilen şeylerdir. Nazım Hikmet bize ayrıca şunu öğretmiştir: Gerçek bilgi toplumun ve tarihin bilgisidir, insan yaşamı zorunlu olarak toplumsaldır ve tarihseldir, buna göre gerçek insan kendisini toplumsal bir varlık olarak duyan insandır. İnsan ancak başkalarıyla insandır. Bu bakış açısı doğal olarak Nazım Hikmet’in estetiğine temel anlamını verir, ana özelliklerini kazandırır. Onun şiiri tekbiçim, tekyanlı, tekdüze, öğretici, bildirici, kafa açıcı, adam edici, kandırıcı, insanları doğru yola yöneltici bir şiir değildir; onun şiiri toplumda olduğu gibi, insan yaşamında olduğu gibi, değişik öğelerin, tam bir uyum içinde, hatta tam bir çatışkılı uyum içinde bir araya geldiği bir şiirdir. Onun bir yerinden baktınız mı koskoca bir dünyayı görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet gerçek anlamda çok yapılı bir bütünselliğin yaratıcısıdır.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bana göre büyük adam odur ki, sanattan politikaya kadar kendi işinde, en önde yürür, dönemeçleri önde geçer, olanı kavrar, olacağı sezer ve bu kavrayışla sezişe dayanarak yaratır.&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;Nazım Hikmet bu tanımına uyan kişiliğiyle şiirimizin en büyük anıtı ve doruk noktasıdır. Onda her zaman koskoca bir tarihin insani özünü, şimdinin bütün boyutlarıyla ve bütün sancılarıyla kuruluşunu ve tam anlamında bir gelecek inancını buluruz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Afşar Timuçin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8006304682859839760?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8006304682859839760/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8006304682859839760' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8006304682859839760'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8006304682859839760'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/nazm-hikmetin-iiri.html' title='Nazım Hikmet&apos;in Şiiri'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6747401736115386931</id><published>2008-08-07T05:04:00.000-07:00</published><updated>2008-08-07T06:07:27.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Hazinedeki Paslı Teneke</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.lightmillennium.org/oykulu_geceler/image/aziznesin_portre.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.lightmillennium.org/oykulu_geceler/image/aziznesin_portre.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş...&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı&lt;/span&gt;" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan, herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış. Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. O odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?&lt;/span&gt;" diye büyük bir merak içindeymiş. Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?&lt;/span&gt;" diye geçirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ya benim çaldığım anlaşılırsa...&lt;/span&gt;" diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar...&lt;/span&gt;" diye düşünmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?..&lt;/span&gt;" diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?&lt;/span&gt;" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar...&lt;/span&gt;" diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şimdiye dek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?&lt;/span&gt;" diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?&lt;/span&gt;" diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "B&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;unda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim...&lt;/span&gt;" demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?..&lt;/span&gt;" diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem...&lt;/span&gt;" demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "B&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;en bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?..&lt;/span&gt;" demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; - Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!&lt;/span&gt;" diyen kişiyi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Vay hain!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... &lt;/span&gt;diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler. Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; - Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demiş. Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler. Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?&lt;/span&gt;" diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Saray Nazırı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; - Bu değil!.. demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Vezir de,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Bu değil!.. demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Bu değil, bu değil!.. demişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; -Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Memleketin Birinde - Aziz Nesin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6747401736115386931?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6747401736115386931/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6747401736115386931' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6747401736115386931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6747401736115386931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/hazinedeki-pasl-teneke.html' title='Hazinedeki Paslı Teneke'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4239250824265367878</id><published>2008-08-06T06:41:00.000-07:00</published><updated>2008-08-06T06:47:28.797-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Soyut &amp; Somut</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img217.imageshack.us/img217/9861/kalem1cj0pm8.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://img217.imageshack.us/img217/9861/kalem1cj0pm8.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şiirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. Gene de belli bir sonuca varılamadı. Kapalı şiir için soyut, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;anlamsız şiir&lt;/span&gt;" için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. Gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. Değil ama, işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. Soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. Yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor. Bir şiirin "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nedir&lt;/span&gt;"liği, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nasıl&lt;/span&gt;"lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. Yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. Ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelem istiyorum. Yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış - soyut-somut ikilemesini kaldırmayı denemek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkin şöyle bir soru soralım kendimize : Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir? Hiç sanmıyorum. Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır. Bırakalım dünya şiirini, kendi ozanlarımızı, örneğin bir A.Haşim'i, Y.Kemal'i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek ozanlık katına erişebilir miyiz? Şiir tarihi içinde yer alan, çağdan çağa uygulanabilen, kendi öz gerçeğini yitirmeden değişebilen bütün şiirler, canlı, yaşaması olan örgensel (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;organik)&lt;/span&gt; bir bütünlük kurarlar. Şiirin somutluğu da önce bu örgensel bütünlüğe bağlılığıyla oranlıdır. İşte şiirin şiirden soyutlanması, ozanın bu bütünlüğe boşvermesi; şaşırtıcılıkla, dayalı bir gösteriyle yetinmesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratılıyorsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünüler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz kolayca. Çünkü ozanlar salt yeni duygular, yeni heyecanlar peşinde değillerdir. Onların gerçek çabaları, kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır. Diyeceğim, örgensel bütünlük adına yapılan ya da yapılacak her türlü işlem, kendiliğinden bir somutlama eylemine geçiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir, insani değerlerden, ölümsüz özlerden, yaşam koşullarından, çağını yansıtmaktan kopmazlığıyla da somut bir olgudur. Ama kimi dönemlerde şiirin bu niteliği farkedilmeyebilir. Dil zorluğu, soyut araçlar, yeni şiir öğeleri bir engel olarak dikilebilir karşımıza. Soyut araçlar dedik; evet, bu bizim çelişmeye düştüğümüz sanısını uyandırmamalı. Bilimler bile, insanın salt bir yanıyla ilgilenmekte, insanı insandan soyutlayarak, gerçekte ona somut bir nitelik kazandırmıyorlar mı? Felsefe için de durum aynı: o da yaşamımıza yepyeni anlamlar katmakla kalmıyor, ortaya attığı düşünce biçimlerinin dizgelerinin birbirlerini etkileyip değerlendirmesiyle somut bir görünüme kavuşuyor. Soyut araçlardan yararlanması bakımından şiir de, bu mantık kurgusunun dışında kalamaz. İşte şiirin şiiri, düşüncenin düşünceyi somutlaması da budur, bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Örgensel bütünlük&lt;/span&gt;" diye betimlediğimiz bu şiir ortamı, dural bir durum da değildir. Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir. Bu aynı zamanda bir somutlaşma savaşıdır - &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;kimi dönemlerde soyut diye nitelendirdiğimiz şiirlerin, sonradan somut bir nitelik kazanması gibi&lt;/span&gt; -. Bu işlem, bu arınma bir ozanın kendi şiirleri arasında da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse soyut dediğimiz şiirler ne kapalı, ne anlamsız, ne de toplumcu olan şiirlerdir. Soyut şiir olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de dediğimiz gibi yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş, salt ozanını ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Edip Cansever&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4239250824265367878?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4239250824265367878/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4239250824265367878' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4239250824265367878'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4239250824265367878'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/iirin-soyutluu-somutluu-sorunu-ok.html' title='Soyut &amp; Somut'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3417455063498619153</id><published>2008-08-06T05:34:00.000-07:00</published><updated>2008-08-06T06:08:28.717-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fotoğraf'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Misha Gordin</title><content type='html'>Sanatçı 1946 yılında, İkinci Dünya savaşının bitiminden tam bir yıl sonra, o zamanlar Sovyet toprakları içerisinde olan Latvia' daki Riga şehrinde dünyaya geldi. Latvia' da Rusça konuşan bir topluluk içinde Rus kültürü ile çocukluğu geçti. Teknik liseden Uçuş Mühendisi olarak mezun olan Misha, ilerki hayatında bu işle hiç uğraşmayacaktı. "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Riga Motion Studio&lt;/span&gt; "sunda özel efektler yapım yardımcısı olarak işe başladığında 20 yaşındaydı. Sanattan tamamen uzakta sadece resmi kültür olan Sosyal Gerçekler ile ilgilenmesi istense de, Misha bundan çok uzaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bu yaşlarda fotograf çekmeye başlayan sanatçi belgesel ve portre çalışmalarına yöneldi. Fakat çok kısa zamanda bunun kendi stili olmadigini fark etti, o kendi kisisel vizyonunu ortaya koymak ve yansitmak istiyordu. Fotograf makinasini kutusuna koyup, dolaba kaldirdi ve Dostoyevski, Bulgakov, Tarkovski okumaya basladi. Hep amaci, kendi kisisel duygu ve düsüncelerini fotograf ile anlatmanin yollarini bulmakti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramsal fotograf ile tanismasindan sonra ve bu güne kadar hep insan figürleri ile çalıştı. Her yarattığı biçim belirgin bir insan şekli idi. Ve tüm bu biçim arayışları kendi kişisel değişimi ve kendi hayati ile görüşlerini yansitiyordu. Fotoğraflarından bazıları şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img214.imageshack.us/img214/3703/crowd62no2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://img214.imageshack.us/img214/3703/crowd62no2.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.3ayak.org/imaj/photographer/shout1.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.3ayak.org/imaj/photographer/shout1.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://web.ncf.ca/ek867/gordin.wind.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://web.ncf.ca/ek867/gordin.wind.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photo.net/general-comments/attachment/426581/prisoner.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://photo.net/general-comments/attachment/426581/prisoner.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.bsimple.com/shout21.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.bsimple.com/shout21.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.bsimple.com/shout23.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.bsimple.com/shout23.JPG" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.bsimple.com/Saturation.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px;" src="http://www.bsimple.com/Saturation.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a style="font-weight: bold; color: rgb(255, 0, 0); font-family: lucida grande;" href="http://www.bsimple.com/"&gt;Misha Gordin Kişisel Sitesi&lt;/a&gt;&lt;a style="font-weight: bold; font-style: italic; color: rgb(255, 0, 0);" href="http://www.bsimple.com/"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3417455063498619153?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3417455063498619153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3417455063498619153' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3417455063498619153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3417455063498619153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/sanat-1946-ylnda-ikinci-dnya-savann.html' title='Misha Gordin'/><author><name>Felsefik Karga</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01433904201184971228</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Sach-VZ-YS4/SuDKT__IybI/AAAAAAAAACE/WphnFIVES3o/S220/hgd.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-26925108892024568</id><published>2008-08-03T23:42:00.000-07:00</published><updated>2008-08-03T23:43:45.506-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>90 Dakikada DESCARTES - Paul Strathern</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_819893250143624" name="doc_819893250143624" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="450" align="middle" height="500"&gt; &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2080253&amp;amp;access_key=key-1g2p789ttrxpewfjzxeb&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1"&gt; &lt;param name="quality" value="high"&gt; &lt;param name="play" value="true"&gt; &lt;param name="loop" value="true"&gt; &lt;param name="scale" value="showall"&gt; &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt; &lt;param name="devicefont" value="false"&gt; &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt; &lt;param name="menu" value="true"&gt; &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="salign" value=""&gt; &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2080253&amp;amp;access_key=key-1g2p789ttrxpewfjzxeb&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_819893250143624_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" width="450" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-size: 10px; text-align: center; width: 450px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-26925108892024568?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/26925108892024568/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=26925108892024568' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/26925108892024568'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/26925108892024568'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/90-dakikada-descartes-paul-strathern.html' title='90 Dakikada DESCARTES - Paul Strathern'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8250052070183117433</id><published>2008-08-03T23:35:00.000-07:00</published><updated>2008-08-03T23:39:00.322-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Jostein Gaarder - Sofi'nin Dünyası</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_877044172671347" name="doc_877044172671347" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2058311&amp;amp;access_key=key-1mh6qbz5u7c5ncfw239k&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true"&gt;   &lt;param name="quality" value="high"&gt;   &lt;param name="play" value="true"&gt;  &lt;param name="loop" value="true"&gt;   &lt;param name="scale" value="showall"&gt;  &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;   &lt;param name="devicefont" value="false"&gt;  &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;   &lt;param name="menu" value="true"&gt;  &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;   &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;   &lt;param name="salign" value=""&gt;      &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2058311&amp;amp;access_key=key-1mh6qbz5u7c5ncfw239k&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_877044172671347_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-size: 10px; text-align: center; width: 100%;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8250052070183117433?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8250052070183117433/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8250052070183117433' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8250052070183117433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8250052070183117433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/jostein-gaarder-sofinin-dnyas.html' title='Jostein Gaarder - Sofi&apos;nin Dünyası'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4687475400271431531</id><published>2008-08-02T16:53:00.000-07:00</published><updated>2008-08-02T16:56:51.641-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Mustafa Kemal Atatürk' ün Bursa Nutku</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye düşünecek; ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek&lt;/span&gt;” Onu hapse atacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyecek ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 102, 0);font-size:180%;" &gt;İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4687475400271431531?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4687475400271431531/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4687475400271431531' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4687475400271431531'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4687475400271431531'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/mustafa-kemal-atatrk-n-bursa-nutku.html' title='Mustafa Kemal Atatürk&apos; ün Bursa Nutku'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7459791077743666051</id><published>2008-08-02T16:33:00.000-07:00</published><updated>2008-08-02T16:44:24.930-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Platon' dan Dionysios' a</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İyilikler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanınızda geçirdiğim uzun yıllar boyunca, devlet yönetimi işlerinde herkesten çok bana başvurduğunuz halde, bütün nimetlerden siz yararlanıyor, ben ise birçok kara çalmayla karşılaşıyordum; ama, sizin yaptığınız kıyıcılıkların benim razı olmamla olabileceğine kimsenin inanmayacağını bildiğimden, bu kara çalmalara, ağır olmalarına karşın, katlanıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet yönetimini sizinle paylaşanlar, çoğunu yardım ederek cezalardan kurtardığım kimseler, bana bu yolda tanıklık ederler. Birçok kez, kesin ve tam erk vererek devletin başına getirdiğiniz beni, bir dilenciye bile yapılmayacak aşağılamalarla yanınızdan kovdunuz; bunca yıl aranızda kaldığım halde, hemen gemiye binip uzaklaşmamı istediniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben artık, beni insanlardan biraz daha uzaklaştıracak bir ömür sürmeye karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen de, ey Tyrannos Dionysios, yapayalnız kalacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezim için verdiğin o bol parayı, sana bu mektubumu getiren Bakkheios geri verecektir. Bu para yolculuk giderlerimi karşılayamayacağı gibi, başka bir işe de yaramayacaktı; onu vermek senin için bir onursuzluk olacağı gibi, kabul etmek de benim için onursuzluk olurdu; onun için kabul etmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir parayı ha almışsın, ha vermişsin, senin için hepsi bir. Onu al, dostlarından başka birini sevindir, tıpkı beni sevindirdiğin gibi! Ben senin nimetlerinden yeterince yararlandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, Euripides' in şu sözlerini yinelemek çok uygun düşer sanıyorum; bir gün talihin değiştiğini görünce:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanında benim gibi bir adam bulunmasını isteyeceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da anımsatayım ki, tragedya şairlerinin çoğunda, bir tyrannos, katilin elinde can verirken şöyle bağırır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center; font-style: italic; font-family: verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ne talihsizim! ölüyorum; hiçbir dostum da yok!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7459791077743666051?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7459791077743666051/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7459791077743666051' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7459791077743666051'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7459791077743666051'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/platon-dan-dionysios.html' title='Platon&apos; dan Dionysios&apos; a'/><author><name>Chaos Everywhere</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://bp2.blogger.com/_DiNxcx2AkGw/SJTuS8Ot5uI/AAAAAAAAAAM/E67cMwXIB28/S220/1111111111111111111111111.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-5558918195772345428</id><published>2008-08-02T15:28:00.000-07:00</published><updated>2008-08-02T15:36:08.623-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Sait Faik - Orhan Veli - Sabahattin Eyuboğlu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img165.imageshack.us/img165/9652/saitorhansabahattintb4.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px;" src="http://img165.imageshack.us/img165/9652/saitorhansabahattintb4.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-5558918195772345428?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/5558918195772345428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=5558918195772345428' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5558918195772345428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/5558918195772345428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/08/sait-faik-orhan-veli-sabahattin-eyubolu.html' title='Sait Faik - Orhan Veli - Sabahattin Eyuboğlu'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-3666173235282140667</id><published>2008-07-31T15:21:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T15:32:50.511-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Maksim Gorki</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://img71.imageshack.us/img71/83/250pxmaximgorki6yj.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://img71.imageshack.us/img71/83/250pxmaximgorki6yj.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Maksim Gorki, dünya edebiyatında, toplumcu gerçekçilik akımının öncüsüdür. Usta romancılığının yanısıra, Ekim Devrimi' nin en önemli isimlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Mart 1868’de Rusya Novgorod’da bugünkü adı Gorki olan yerde doğmuştur. 14 Haziran 1936' da Moskova' da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Aleksey Maksimoviç Peşkov. Çocukluğu Astrahan' da geçti. Nakliyecilik yapan babasını 5 yaşındayken kaybetti. Annesi yeniden evlenince doğum yeri olan Novgorod' a döndü. Anneannesi ve büyük babası tarafından büyütüldü. Yalnızca birkaç ay okula gidebildi. 8 yaşında çalışmaya başladı. Bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanıdı. Bir gemide bulaşıkçılık yaparken okuma merakı sardı. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça'da "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Acı&lt;/span&gt;" anlamına gelen "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gorki&lt;/span&gt;" takma adını aldı. İlk gençlik yıllarını Kazan'da geçirdi. İntihara kalkıştı, bir serseri gibi bütün Rusyayı dolaştı. İlk öyküleri Tiflis'te bulunduğu yıllarda dergilerde yayınlandı. 1895' te Petersburg'da yayınlanan bir dergide çıkan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Çelkaş&lt;/span&gt;" adlı öykü ile ünlendi. Ardından "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız&lt;/span&gt;" öyküsü yayınlandı. Ünü hızla yayıldı. Bu öyküler kadar başarılı olmayan bir dizi roman ve öykü daha yazdı. İlk romanı "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Foma&lt;/span&gt;" 1899'da basıldı. Bu dönemde sağlam bir olay örgüsü kuramaması ve yaşamın anlamı üzerine uzun tartışmalara girmesi sonucu romanları başarısız sayıldı. 1906' da yazdığı ve Rus Devrimi'ne adadığı "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ana&lt;/span&gt;" en başarılı romanı. 1899-1906 arasında Petersburg' da/bugün Leningrad/ yaşadı. Marksizmi benimsedi. Komünist Parti içinde 1903' teki bölünmede Bolşevikler' e destek verdi. Ama partiye hiçbir zaman resmi üye olmadı. 1901'de "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fırtına Kuşunun Türküsü&lt;/span&gt;" isimli kısa şiiri yüzünden tutuklandı. Kısa sürede serbest kaldı, Kırım'a gitti. 1902' de Petersburg Bilim Ve Sanat Akademisi' ne üye seçildi, üyeliği tekrar alındı. Bilgi isimli bir yayınevi kurdu. Bu dergiyle 1905 devriminde önemli bir rol oynadı. 1906' da ABD' yi gezdi. 1906' da Rusya' dan ayrılıp Kapri Adası' ndaki villasında yaşadı. Marksistlerden uzak durdu. 1913' te tekrar Rusya'ya döndü. Rusya' nın 1'inci dünya savaşına girmesine karşı çıktı. 1917' de Bolşeviklerin iktidara el koymasını eleştirdi. Ama 1919' dan başlayarak Lenin'le işbirliği yaptı. Ama süreç içinde hep Bolşeviklerden hem Rusya'dan uzaklaştı. 1921-1928 arasını İtalya'nın Sorrento kentindeki villasında geçirdi. Israrlı çağrılar üzerine 1929'da tekrar Rusya'ya döndü. Ölünceye kadar orada yaşadı. Stalin'in baskıcı yöntemlerini destekledi. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı oldu. 1936'da tedavisi sırasında aniden öldü. Ölümü kuşkulu bulundu. Arkadaşları suikast iddasını artaya attı. Toplumcu gerçekçi romanın kurucusu sayılır. Eserlerinde çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı acılı hayatı, Rusya'daki yoksulluk yıllarını anlattı. Zaman zaman uzun felsefi tartışmalara girerek eserlerinin sanatsal düzeyini düşürdü. Betimlemelerdeki ustalığıyla keskin bir gözlemci olduğunu gösterdi. Başlangıçta bizzat katılarak destek verdiği Sovyet devriminden daha sonra soğudu. Dönem dönem verdiği gönülsüz desteklerin dışında Rusya'dan uzak kalmaya çalıştı. Son dönem yapıtlarının hemen hepsinde devrim öncesi dönemi ele aldı. Tiyatro oyunları ve anılarını kaleme aldığı eserleriyle de Rus edebiyatına katkıda bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Türkçe' ye çevirilen Eserleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Romanları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Foma (1899, 1983)&lt;br /&gt;   Ana (1906, 1979)&lt;br /&gt;   Halk Düşmanı (1907, Türkçe'ye "Yararsız Bir Adam" adıyla (1979)&lt;br /&gt;   Matveya Kojemyakin (1910, 1984)&lt;br /&gt;   Klim Samgin'in Hayatı (1936, 1975)&lt;br /&gt;   Artamonovlar (1977)&lt;br /&gt;   Küçük Burjuvalar (1901, 1967)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Öykü&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız (1939)&lt;br /&gt;   İtalya Hikayeleri (1911, 1970)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Oyun&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Ayaktakımı Arasında (1941, 1967)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Anı - Otobiyografi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Benim Üniversitelerim (1941, 1986)&lt;br /&gt;   Çocukluğum (1947, 1976)&lt;br /&gt;   Ekmeğimi Kazanırken (1949, 1986)&lt;br /&gt;   Tolstoy'dan Anılar (1919, 1967)&lt;br /&gt;   Güncemden Yapraklar (1924, 1984)&lt;br /&gt;   Lenin (1924-1936)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-3666173235282140667?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/3666173235282140667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=3666173235282140667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3666173235282140667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/3666173235282140667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/maksim-gorki.html' title='Maksim Gorki'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6846832393889426406</id><published>2008-07-31T14:36:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T15:14:00.043-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Voltaire</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://ebooks.adelaide.edu.au/v/voltaire/voltaire.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px;" src="http://ebooks.adelaide.edu.au/v/voltaire/voltaire.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Voltaire, 21 Kasım 1694'te Paris'te doğdu. Babası noterdi. Eğitimini, Bayan Ninon de Lenclos’un himayesinde tamamladı. Paris üniversitesinde hukuk okudu. Ancak, o hukuku değil edebiyatı tercih etti ve kısa zamanda Paris’in tanınmış simalarından bir oldu. Bu yıllarda Voltaire, hiciv dolu yazıları, siyasi ve toplumsal meselelere değinen şiirleriyle ilgi topluyordu ama bu şiirlerden bir tanesinde eleştirisini kral XV.Louis’e kadar uzatınca kendisini Bastil’de buldu (1715). Özgürlüğünü ise başka bir şiirine borçludur Voltaire. Hapiste yazdığı "Le Henriade" adlı uzun şiiri sarayın beğenisini kazanınca serbest bırakıldı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Suç ve ceza önemli görünüyor Voltaire'in hayatında. 1726 yılında yolu yine Bastile düşmeseydi, belki de hiç bir zaman İngiltere’ye gitmek zorunda kalmayacak ve düşünsel hayatı bu denli zenginleşemeyecekti. İngiltere’de, dönemin tanınmış İngiliz düşünürleriyle ve Swift, Pope gibi ünlü yazarlarıyla arkadaşlık etti; hem İngiliz felsefesini hem de İngiliz romanını yakından tanıdı. Newton fiziği ve Locke’un rasyonalist/ampirik dünya yorumlarının İngiliz aydınlanmasındaki rolünü benimsedi. İngiltere’de üç yıl kalabildi Voltaire; "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lettres philosophiques sur le Anglias&lt;/span&gt;" (İngilizler Hakkında Felsefi Mektuplar) adlı denemeleri, İngiltere’nin muhafazakar çevrelerini kızdırıp kitap yasaklanınca Paris’e dönmek zorunda kaldı. Paris yılları çok parlaktır Voltaire'in. Felsefe, tarih ve edebiyat alanlarında durmaksızın yazdı ve kitaplarının satışından iyi bir gelir elde etti. 1746'da ise Fransız Akademisi'ne seçildi. 1750'ye kadar kralla arası iyiydi ama kralın metresi Madam Pompadour hakkında yazdığı şiirle yeniden gözden düştü. Neyse ki Prusya kralı Büyük Friedrich ağırlamak istiyordu Voltair’i. Böylelikle üç yıl sürecek Potsdam yaşamı başladı. Burada da düşüncelerini gizlemedi, saraya hoş görünmeye çalışmadı ve yeniden yollara düştü. Cenevre' deki ortam da elverişli değildi Voltaire’in özgürlükçü fikirlerini duymaya. Sonunda, 1760 yılında, İsviçre sınırındaki Fernay'i seçti ve hiç durmadan çalıştı. Eserleri Fransa'da halkın coşkusuyla karşılanıyor ve ihtilal için geriye doğru sayılıyordu sanki. Bir oyununun temsili için gittiği Paris'te binlerce kişi tarafından karşılanan bu yaşlı ve yorgun yazar 1778 yılında, devrimin gerçekleşmesini göremeden öldü. Ancak 1789 Fransız Devriminin düşünsel yapısını oluşturan hiç kuşkusuz Voltaire'di.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Candide&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://people.whitman.edu/%7Eiversojr/Candide/candide4.jpeg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 437px; height: 302px;" src="http://people.whitman.edu/%7Eiversojr/Candide/candide4.jpeg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Oldukça karışık ve aktarılması güçtür "Candide"in konusu. Yine de özetlemeye çalışacağım bu hikaye biraz gülünç, hatta ucuz görünebilir ilk bakışta. Ancak “Candide”in metaforik bir roman olduğu ve Voltaire’in rasyonalist felsefesini edebi bir üründe canlandırdığı unutulmamalıdır. Bu akıl almaz serüven, aynı zamanda iyimser dünya görüşüne; "her şeyin olacağına varacağına" olan inanca bir eleştiridir aynı zamanda. 18. yüzyılda, -Voltaire’in içinde yaşadığı yıllarda- başlar hikaye. Öğretmen Dr. Pangloss’un felsefi iyimserlik görüşlerinin etkisinde olan Candide, Thunderten Tronckh Baronu'nun yeğenidir. Aşık olduğu baronun kızı Cunegonde’u öperken yakalanınca şatodan kovulur. Dış dünyaya kapalı bir ortamda iyimser görüşlerle yetişen bu saf genç, gerçek hayatın acımasızlığıyla tanışacaktır artık. Önce Bulgar ordusuna alınır ve savaşa gider; vahşeti ve ölümü görünce dayanamaz kaçar. Sığındığı Hollanda’da öğretmeni Pangloss’la karşılaşır. Dilencilik yapan Pangloss’tan sevgilisi Cunegonde’un öldüğünü öğrenir. Birlikte Lizbon’a giderler. 1755 depremi ile Lizbon yıkılınca, engizisyon bunun sorumlusunun şehre gelen dinsizler olduğuna karar verir. Pangloss asılır, Candide ölesiye kırbaçlanır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Candide’i ölümden kurtaran -&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;öldüğü sanılan&lt;/span&gt;- sevgilisi Cunegonde’dur. Savaş sırasında askerlerin tecavüzüne uğramış, bağırsaklarından hastalanmış ama hayatta kalabilmiştir. Hem bir bankerin hem de Engizisyon Mahkemesi baş hakiminin metresidir. Candide iki adamı da öldürür, sevgilisi ile Arjantin’ kaçarlar. Orada da vali göz koyar Cunegonde’a. Candide yine kaçar. Bir dolu akıl almaz macera ve rastlantıdan sonra Hıristiyan dünyasını terk edip -uşağı Cacombo ile birlikte- İstanbul’a gelir. Tesadüf bu ya; öldüğünü gördüğü hocası Pangloss ve Arjantin’de bıraktığı sevgilisi Cunegonde, de İstanbul’dadır. Hepsi yaşlanmış, Cunegonde huysuz ve çekilmez bir kadın haline gelmiştir ama Candide aldırmaz buna; evlenirler. İstanbul yakınlarında aldıkları bir çiftlikte huzur içinde yaşarlar. Candide için felsefe ve hayatın anlamı üzerindeki soyut tartışmalar anlamını yitirmiştir; roman Candide’in “biz kendi bahçemizi işleyelim” sözleri ile son bulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Edebiyattan Çok Felsefe&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/d/d3/VOLTAIRE_Lettre_sur_la_Commerce_Anglois_1735-10.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 327px; height: 238px;" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/d/d3/VOLTAIRE_Lettre_sur_la_Commerce_Anglois_1735-10.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Romanın tarihinde şimdiye kadar ele aldığımız "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Don Kişot&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Robin&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;son Crusoe&lt;/span&gt;" ve "Gulliver'in Yolculukları" gibi- metinler, yazarlarından daha çok tanınmışlardı. Oysa "Candide" ismi, Voltaire’in eserlerinden birisi olarak çıkar karşımıza. Bunda, Voltaire’in felsefi etkinliğinin önemi kadar, “Candide”in de edebi anlamda çok başarılı olmayışının rolü vardır. Hikaye öylesine anlatılmıştır ki, birbirinden neredeyse bütünüyle bağımsız bölümler çıkmıştır ortaya. Sadece kahramanlar ve tesadüfler benzer birbirlerine. Kurgu son derece savruk, karakterler ise yapaydır. Bu savrukluk ve yapaylığın nedeni metnin ardındaki çok güçlü düşünsel yapıdır; Voltaire, kendi dünya görüşünü ve farklı anlayışlara olan eleştirisini bir roman olarak ifade etmiştir “Candide”te.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda bir çok gülünç sahne var. Üstelik Voltaire, oyun yazarı olmasının da etkisiyle, en trajik ya da duygulu anları bile birer durum komedisine çevirmesini biliyor ve çok kez insan davranışlarının ardındaki acımasızlığı ve iki yüzlülüğü açığa çıkarıyor. Alman filozof Leibniz ve İngiliz şair Popeun savundukları ve muhafazakar çevrelerden de destek gören iyimser felsefe, sözünü ettiğim durum komedisi, neşeli ve hiciv dolu anlatımla ahmaklığa dönüşüyor. Candide ve dostlarının büyük acılar, tecavüzler, idamlardan sonra hep mutluluğa ermeleri, yani iyimserliğin “haklı” çıkması, aslında iyi sonun akıl dışılığını vurguluyor. Öyle ki, ailesi öldürülen, evi yakılan, ırzına geçilen, bağırsakları alınan ve hayatını erkeklerin metresi olarak sürdüren Cunogonde, bütün bunların onun faziletini arttırmada yaralı olduğunu düşünüyor; ya da asıldığı anlatılan Pangoss -dünyayı iyimser bakıldığında belki de ölmemiş olabileceğinden- bir anda yeniden çıkıyor karşımıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voltaire’in eleştirileri sadece iyimser filozoflarla sınırlı değildir. Savaşa, rasyonelleşmiş askeri düşüncelere, engizisyon yargıçlarına ve engizisyonu yaratan kiliseye, kilisenin yorumlarına, soylu çevrelere, kendini bilgin sanan dönemin içi boş aydınlarına, kısaca 18.yüzyıl dünyasına hiciv yoluyla yapılmış bir saldırıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Candide”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Candide”deki maceraları, denizaşırı ülkelere yapılan geziler ve karşılaşılan kötülüklerle, “Gulliver’in Yolculukları”na benzetebiliriz. Gerçekten de Voltaire, İngiltere’de dostluk kurduğu Swift’ten ve kitabından etkilenmiştir. Hıristiyan haçının dolaştığı her yerde insanların yaptığı eziyet hüküm sürerken, insani, demokratik ve ahlaki bir düzen yalnızca hayali Eldorado krallığında vardır. Voltaire, ütopyasını bu hayali ülke özelinde anlatır. Ne var ki burada yaşayamaz Candide. Çünkü dünyevi bir devlet değildir Eldorada... Candide’in sonunda huzuru bulduğu mekan, yine Hıristiyan dünyasının dışındaki Osmanlı devletinin başkentidir. Böylelikle başka din ve kültürlere sıcak bakar Voltaire ve Avrupa’nın soylularla kilise arasında taksim edilen dünyevi iktidarının yaşanmazlığını vurgular. İngiliz edebiyatı için Swift neyse, Fransız edebiyatı için Voltaire de odur. Her türlü baskıya karşı savaşmış, kiliseyle, boş inançlarla, soylularla ve hatta krallarla alay etmesini bilmiştir. Parıltılı bir zekası ve tutkulu kişiliği ile yazdığı ve hep ezilenleri savunduğu şiirleri, oyunları ve hikayeleri sayesinde Fransız halkının büyük sevgisini kazanmıştı. Aydınlanmacı dünya görüşünün Fransa’da benimsenmesini Voltaire sağlamıştır denilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-6846832393889426406?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/6846832393889426406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=6846832393889426406' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6846832393889426406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/6846832393889426406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/voltaire.html' title='Voltaire'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7437915681374401997</id><published>2008-07-31T05:31:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T05:32:15.798-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyografi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Psikoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Kutsalca Yaşamak Üzerine / Walsch</title><content type='html'>&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_563162036228236" name="doc_563162036228236" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" align="middle" height="500" width="100%"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2561793&amp;access_key=key-s6a3zea7xs6b1qvwx5q&amp;page=&amp;version=1&amp;auto_size=true"&gt;   &lt;param name="quality" value="high"&gt;   &lt;param name="play" value="true"&gt;  &lt;param name="loop" value="true"&gt;   &lt;param name="scale" value="showall"&gt;  &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;   &lt;param name="devicefont" value="false"&gt;  &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;   &lt;param name="menu" value="true"&gt;  &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;   &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;   &lt;param name="salign" value=""&gt;      &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2561793&amp;access_key=key-s6a3zea7xs6b1qvwx5q&amp;page=&amp;version=1&amp;auto_size=true" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_563162036228236_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" align="middle"  height="500" width="100%"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;div style="font-size:10px;text-align:center;width:100%"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7437915681374401997?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7437915681374401997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7437915681374401997' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7437915681374401997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7437915681374401997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/kutsalca-yaamak-zerine-walsch.html' title='Kutsalca Yaşamak Üzerine / Walsch'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-4709443093720769483</id><published>2008-07-31T05:23:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T05:25:20.732-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Albert Camus'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Denemeler / A .Camus</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_647502971123034" name="doc_647502971123034" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2061942&amp;amp;access_key=key-f3wpqwz44ex8z6qjbjp&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true"&gt;   &lt;param name="quality" value="high"&gt;   &lt;param name="play" value="true"&gt;  &lt;param name="loop" value="true"&gt;   &lt;param name="scale" value="showall"&gt;  &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;   &lt;param name="devicefont" value="false"&gt;  &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;   &lt;param name="menu" value="true"&gt;  &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;   &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;   &lt;param name="salign" value=""&gt;      &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2061942&amp;amp;access_key=key-f3wpqwz44ex8z6qjbjp&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_647502971123034_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-size: 10px; text-align: center; width: 100%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-4709443093720769483?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/4709443093720769483/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=4709443093720769483' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4709443093720769483'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/4709443093720769483'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/denemeler-camus.html' title='Denemeler / A .Camus'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-1612952775178321662</id><published>2008-07-31T04:14:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T05:06:34.973-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Sakıncalı Piyade[Ugur Mumcu]</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_300271281310664" name="doc_300271281310664" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=3715030&amp;amp;access_key=key-122cf5mwwajf101g12e2&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true"&gt;   &lt;param name="quality" value="high"&gt;   &lt;param name="play" value="true"&gt;  &lt;param name="loop" value="true"&gt;   &lt;param name="scale" value="showall"&gt;  &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;   &lt;param name="devicefont" value="false"&gt;  &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;   &lt;param name="menu" value="true"&gt;  &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;   &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;   &lt;param name="salign" value=""&gt;      &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=3715030&amp;amp;access_key=key-122cf5mwwajf101g12e2&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_300271281310664_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-size: 10px; text-align: center; width: 100%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-1612952775178321662?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/1612952775178321662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=1612952775178321662' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1612952775178321662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/1612952775178321662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/sakncal-piyadeugur-mumcu.html' title='Sakıncalı Piyade[Ugur Mumcu]'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-8063704145983659767</id><published>2008-07-31T02:45:00.000-07:00</published><updated>2008-07-31T05:09:18.602-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anti - Popüler Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Dostluk [Cicero]</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_439680703592383" name="doc_439680703592383" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2174127&amp;amp;access_key=key-8jwr1fi0lwr443xd1f1&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true"&gt;   &lt;param name="quality" value="high"&gt;   &lt;param name="play" value="true"&gt;  &lt;param name="loop" value="true"&gt;   &lt;param name="scale" value="showall"&gt;  &lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;   &lt;param name="devicefont" value="false"&gt;  &lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;   &lt;param name="menu" value="true"&gt;  &lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;   &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;   &lt;param name="salign" value=""&gt;  &lt;embed src="http://documents.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=2174127&amp;amp;access_key=key-8jwr1fi0lwr443xd1f1&amp;amp;page=&amp;amp;version=1&amp;amp;auto_size=true" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_439680703592383_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-size: 10px; text-align: center; width: 100%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-8063704145983659767?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/8063704145983659767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=8063704145983659767' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8063704145983659767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/8063704145983659767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/dostluk-cicero.html' title='Dostluk [Cicero]'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-7349401481985048942</id><published>2008-07-30T06:15:00.000-07:00</published><updated>2008-07-30T06:19:34.876-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Günce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Orhan Veli'den Dök-üntüler/i</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"sekiz parçadan müteşekkildir"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yol&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzdür.&lt;br /&gt;Üzerinden tramvay geçer.&lt;br /&gt;Adamlar geçer&lt;br /&gt;Kadınlar geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kadınlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınlar...&lt;br /&gt;Akşam, sabah&lt;br /&gt;Tramvayı beklerler&lt;br /&gt;Rejinin önünde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yeşil&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdikleri renk&lt;br /&gt;Yeşildir&lt;br /&gt;Ellerinde&lt;br /&gt;Yemek çıkınları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Vatman&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep karşıya bakar&lt;br /&gt;Cigara içmez&lt;br /&gt;Vatman&lt;br /&gt;Ömür adamdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Peyzaj&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evler, dükkanlar, duvarlar,&lt;br /&gt;Kömür depoları,&lt;br /&gt;Deniz,&lt;br /&gt;çantalar, mavnalar, kayıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Deniz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizi kim sevmez&lt;br /&gt;Üstünde ve kenarlarında&lt;br /&gt;Balık&lt;br /&gt;Tutulduktan sonra&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Balıkçılar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Balıkçılar&lt;br /&gt;Kitaplardaki balıkçılar gibi&lt;br /&gt;şarkıyı&lt;br /&gt;Bir ağızdan söylemezler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Senin Evin&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu yollardan&lt;br /&gt;Tramvayla geçilir&lt;br /&gt;Halbuki senin evin&lt;br /&gt;Daha ötededir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İçkiye benzer birşey var bu havalarda&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İçkiye benzer bir şey&lt;br /&gt;var bu havalarda.&lt;br /&gt;Kötü ediyor insanı,&lt;br /&gt;kötü...&lt;br /&gt;Hele bir hasretlik oldu mu serde;&lt;br /&gt;Sevdiğin başka yerde,&lt;br /&gt;Sen başka yerde.&lt;br /&gt;Dertli ediyor insanı,&lt;br /&gt;dertli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçkiye benzer bir şey&lt;br /&gt; var bu havalarda,&lt;br /&gt;Sarhoş ediyor insanı,&lt;br /&gt; sarhoş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Orhan Veli Kanık&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;www.dipkultur.blogspot.com&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7205821681020219673-7349401481985048942?l=dipkultur.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dipkultur.blogspot.com/feeds/7349401481985048942/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7205821681020219673&amp;postID=7349401481985048942' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7349401481985048942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7205821681020219673/posts/default/7349401481985048942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dipkultur.blogspot.com/2008/07/orhan-veliden-dk-ntleri.html' title='Orhan Veli&apos;den Dök-üntüler/i'/><author><name>C</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7205821681020219673.post-6498708349292647692</id><published>2008-07-30T05:39:00.000-07:00</published><updated>2008-07-30T06:11:55.167-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hikaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mitoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Resim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Lucifer</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://images.elfwood.com/art/e/l/ellemelis/lucifer.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 262px; height: 220px;" src="http://images.elfwood.com/art/e/l/ellemelis/lucifer.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şeytanın cennetten kovulmadan önceki ismiydi lucifer henüz Adem ve Havva yaratılmamışken. Tanrı' nın en çok sevdiği en gözde meleğiydi, favorisiydi. Şeytan,  önceleri Tanrı' nın yaratmış olduğu parlak ve öncü meleklerden biriydi. Tanrı' nın melekler ordusunda çok önemli bir yeri ve görevi vardı. Öyle ki luciferin anlamı light-bearer yani ışığı getiren ve morning star-venüs yani sabah yıldızıydı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ezekiel 28:12–19&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;..güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden'de, Tanrı'nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla – yakut, zümrüt, aytaşı, beril, onix, safir, turku&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;azla - ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrının kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamamen muaf tutulurdun ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkar oldun. Seni tanrının dağından men ettim ve seni bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Daha sonra kibrine ve hırsına yenik düştü Tanrılığa özendi. Lanetlendi ve cennet bahçelerinden kovuldu. Hikayeye göre lucifer' in kovulduktan sonra atıldığı yer Afrikadır. Ordaki bunca açlık ,savaş ve ölümü buna bağlarlar. En iyiyken lanetlenmek bu olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şeytan&lt;/span&gt;; birçok dinde insanları kötülüğe teşvik eden, adaletsizliğin önderi bir varlığın ismidir. Şeytan, rakip, muhalif, bozucu ve bozguncu gibi anlamlara gelen İbranic&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://mikecarey.net/images/lucifer_75.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 200px; height: 244px;" src="http://mikecarey.net/images/lucifer_75.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;e bir kelime olan "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Satan&lt;/span&gt;"'dan ya da arapça kökü "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;rahmetten uzaklaştı, hak'dan uzak old&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;u&lt;/span&gt;" anlamlarına gelen "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;şetane&lt;/span&gt;"'den gelmektedir. Modern dinlerde ya da mitolojilerde, Şeytan genellikle, doğaüstü güçlere sahip, sürekli insanları dinden, dolayısıyla yaratıcısının emirlerinden uzaklaştırmaya çalışan bir varlık olarak düşünülmüştür. Latincede "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diábolus, Diaboli&lt;/span&gt;", Yunancada "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Diabolos&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Karanlıkların Efendisi&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Beelzebub&lt;/span&gt;" [Sinek Kral], "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Belial&lt;/span&gt;", "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Mephisto&lt;/span&gt;", ya da "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Lucifer&lt;/span&gt;" olarak geçer. Talmud ya da Kabbala felsefesinde "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Samael&lt;/span&gt;" olarak geçer. Yahudi inanışında Samael başka bir melektir. İslamda "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İblis&lt;/span&gt;" olarak bilinir ancak kuranda "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;şeytan&lt;/span&gt;" kelimesi (87 kez), "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;iblis&lt;/span&gt;"'ten daha fazla kullanılmıştır. Şeytan ayrıca "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Azazel&lt;/span&gt;" olarak da anılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="postbody"  style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="line-height: normal;"&gt;&lt;span style="color:darkred;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Antlaşma'da Şeytan&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;Eski Antlaşma' da Şeytan Hrıstiyanlıkta ki gibi korkulan bir mahluk değildir ve kötülüklerin temelini oluşt&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;urmaz. Çünkü musevilikte Hayrın da şerrin de Tanrı' dan geldiği inancı vardır. Bu sebeple Satan ya da Samael adı verilen Şeytan'nın hile ve aldatmacalarına karşı dikkatli olunmalıdır. &lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;Yine Talmud, Bava Batra Bölümü, Daf 16a 'ya göre:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;" class="postbody"&gt;Şeytan, kötü dürtüler ve Ölüm Meleği aynı şahsiyetlerdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ezekiel 28:12–19&lt;/span&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;..güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden' de, Tanrı' nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla – yakut, zümrüt, aytaşı, beril, onix, safir, turkuazla - ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrının kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamam&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span class="postbody"&gt;en muaf tutulurdun ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkar oldun. Seni tanrının dağından men ettim ve seni bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="line-height: normal;font-size:18;" &gt;&lt;span style="color:darkred;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Yeni Antlaşma'da Şeytan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şeytan özellikle Yeni Antlaşma' da ve Hrıstiyan inancında kendisine daha çok yer bulmuştur. Özellikle İsa' yı sürekli olarak kışkırtır. Ancak Şeytanın kişiliğinin kaynağı İncil değil, hristiyan edebiyatıdır. John Milton' nun epik bir şiirinde Şeytanın en üst düzeyde bir melekken insanı ve kendini yaratan tanrıya karşı düşmanlığa yönelen bir kişilik olduğu anlatılır. Ancak Şeytan kesinlikle cehennemde hapsolmuş biri değildir aksine istediği her yere -&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;dünyaya hatta cennete bile&lt;/span&gt;- girip çıkabilir. Bu özellikleriyle Şeytanın nihayi amacı insanlığı yaratıcının yolundan saptırmaktır. Bu anlamda kendisini tanrıya bir rakip olarak kabul ettirme gayreti içindedir. Kendisine bir süre verilmiş ve bu sürenin dolmasına kadar yaratıcıya karşı açtığı savaşın sonucunu beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaradılış (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Genesis&lt;/span&gt;) bölümünde, Adem ve Havva' yı kışkırtan yılan figürü, Tevrat' taki anlatımın aksine daha sonraları Hristiyan uleması tarafından Şeytan olarak değerlendirilmiştir. Doğu (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ortodoks&lt;/span&gt;) Kilisesine göre Şeytan, insanın üç düşmanı günah-ölüm' den birisidir. Bütün Hristiyan inanışlarında, Şeytan, İsa' ya ve İsa figüründe Tanrı' ya karşı son bir savaş Armageddon açacaktır. Bu savaş aynı zamanda Şeytana verilen sürenin de aeonios sonuna çok yaklaşıldığını gösterecektir. Unitaryan Kilisesine göre Şeytan bu zaman geldiğinde tekrar iyi olacak ve melek özelliklerine kavuşacaktır. Bu sürenin nasıl işleyeceği her kilisede farklılıklar gösterir. Netice de dünya tüm şeytanlıklardan arınır ve tıpkı cennet gibi günahsız bir yere dönüşür. Ortaçağ' da Şeytan bir keçi gibi sakallı ve boynuzlu, elinde çatal ve kuyruklu olarak tasvir edilirdi. Bu görüntünün oluşmasının sebebi incil değildir ve hristiyanlıktan önceki pagan inanışlarda simgelenen bazı tanrı figürlerinden (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Pan, Dionysus&lt;/span&gt;) kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="line-height: normal;font-size:18;" &gt;&lt;span style="color:darkred;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Kuran'da Şeytan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şeytan İslamiyete göre cin (&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;diğeri melek&lt;/span&gt;) türünden bir varlıktır. Cinler, meleklerden farklı olarak irade sahibidir. Yaratılışının en büyük nedeni, kıyamete kadar, insan iradesinin sınanmasıdır. Bu sınavı geçenler ödüllendirilecek, geçemeyenler ise cezalandırılacaktır. Kuran' da şeytandan bahsedilen ayetlerde insanlar onunla birlikte hareket etmemeleri konusunda uyarılmıştır. Şeytanın önceleri bilgeliğinden yararlanılan ve sayılan biriyken, Allahın huzurundan kovulma aşamasına nasıl geldiği Araf suresinde anlatılır. Hristiyanlık ve İslamiyet, şeytanın bir zamanlar Allahın sevdiği bir hizmetkarı olduğu konusunda hemfikirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Araf (11-25):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span class="postbody"&gt;Andolsun, size yeryüzünde imkan ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imk&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;anları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz! Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Adem için saygı ile eğilin&lt;/span&gt;” dedik. İblisten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı. Allah, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?&lt;/span&gt;” dedi. (O da) “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın&lt;/span&gt;” dedi. Allah, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın&lt;/span&gt;” dedi. Şeytan dedi ki: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.&lt;/span&gt;” Allah da, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sen süre verilenlerdensin&lt;/span&gt;” dedi. Şeytan dedi ki: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.&lt;/span&gt;” “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;So&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;nra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.&lt;/span&gt;” Allah dedi ki: “Y&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;erilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.&lt;/span&gt;” “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.&lt;/span&gt;” Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.&lt;/span&gt;” “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim&lt;/span&gt;” diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir dü&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="postbody"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;şmandır, demedim mi?&lt;/span&gt;” diye seslendi. Dediler ki: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.&lt;/span&gt;” Allah dedi ki: “&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.&lt;/span&gt;” Allah dedi 
